28 Mayıs 2012 Pazartesi

Another Prick In The Wall

İki şekerle içtiğim çay bu sefer daha farklı bir tat bıraktı ağzımda. Tatlıydı, şekeri büyütmüşler... Aslında cimri oluşu ve üç-beş kuruşun bile hesabını yapmasıyla tanınır burasının sahibesi. Yıllardan beri gelen devamlı müşterilerine bile bu hesabı yaptığı ve durup dururken yanınıza gelip; "Aaah aah hayat çok zor, para lazım para..." diyip sızlanmalarına dur durak vermeden devam ettiği için sinir bozardı.

"Bir senin paray ihtiyacın var, hepimiz har vurup harman savuran zenginleriz amına koyayım..." diye isyan ettirmişti birini, hatırlarım. Hatırladıkça da gülerim...

Sağ omzumun tepesinden rüzgârın estiği yöne, arkama, doğru bakıyorum. Kesmiyor, bir de sol omzumun üstünden bakıveriyorum aynı yöne. Bir değişiklik yok... Gelen tanıdık biri yok, beni herhangi bir heyecana sürükleyecek bir durum da yok anlaşılan. Hep yapmak istediğim bir şey vardı, bir mekanda yediğim içtiğim şeyin parasını oturduğum yere bırakıp kaçmak.

Neden bilmiyorum, belki para vermeden kaçacağımı düşünen mekan sahibini göt etme arzusu belki de çok acil işi olan adam imajı vermek oradakilere. Öyle ki kasaya gitmeye bile vaktim olmasın, öyle mühim meselelerin haşır neşirliğinin cengâveri olayım.

Arka masamdakiler bu akşam koşulacak İstanbul Koşusu hakkında amansız bir yorum yapma savaşı içerisindeler. O kadar iddialılar ki kupon yapmadan kendi aralarında bir bahise tutuşacakları gibi bir his içerisine sokuyorlar beni. Atlar üzerine bir hayat kurma fikri bana hep değişik geldiğinden hiç oralı olmadım ama bunun muhabbetini yapan insanları seyretmek gerçekten zevkli. At yarışından kazanmışlığım da vardır, iki kere. Can sıkıntısı işte ne yaparsın? İki lira verip dörder lira almıştım zaten ikisinden de...

Yan masadakiler tavla oynuyorlar...

- Öğren de gel, öğren! Heheheheyt yavrum benim be Du Bara!
- Hay şansını sikeyim be arkadaş!
- Öğreteceğim sana bu oyunu, bak görürsün.
- Hassiktir lan oradan dünkü bok. Daha dün yenmedim mi seni?
- Her geçen gün üstünlüğüme üstünlük katıyorum da ondan!
- Oyun olur.
- Yok ya! Mars'a gider bu, devam!

Tavladan oldum olası hep uzak durdum. Anlamam çünkü, anlamak da hiç istemem. Karşındaki adam sürekli konuşur, taşı büyük bir hırs ile tahtaya vurur, zarlar sürekli şangır şungur, yancılar gelir ve cümbüş başlar;

- Kapı al kapı!
- Ya ne kapısı abi dur bi!
- Oğlum ne yapıyorsun?
- Ne var ya?
- Lan hem taşı kırıyorsun hem de kapı alıyorsun, öyle mi oynanır o?
- Bir oyun için birbirimizi kırmaya değmez...

Kafa ütüler anlayacağın, o da beni bozar... Mor ve Ötesi'nin Yalnız Şarkısı; olasılıklar, şanslar ve olaylar hep benim tersime hâlâ anlayamadığım bir şekilde.

Hep istemişimdir Richard Ashcroft'un Bitter Sweet Symphony'nin klibindeki gibi umarsızca yürümeyi ve hatta genelde elim cebimde sokakta yürüyorken kafamda bu şarkı çalar. Böyle bir hayalim olmasını da bu yaşta bile enteresan buluyorum zira bu ülkede bu kadar umarsızca yürüyüp de sağa sola çarparak gidersen arkadaş, ensene uçan tekme yersin, kafana iphone ile vururlar, kıçına araba anahtarı sokarlar...

Sağ tarafımda yer alan ve ben hâlâ elim ceplerimde yürüyorken arkamda kalacak şekilde sabitliğine devam eden tabldot restaurantından iğrenç kokular geliyor. Bu tarz şeyleri yadırgadığımdan değil, yemeklerinin iğrenç olduğunu düşünüyorum ama gelen şu kokulardan. Annem yanımda olsa; "Kim bilir ne yağı ile pişiriyorlar onları" diye söylenirdi. O öyle söylendikçe benim o yemekleri yiyesim geliyor haberi yok. Evlatlar böyledir genelde...

Bu sokakta eskiden tanınırdım. Okuduğum okulun basketbol takımının arıza kaptanı olarak nam yapmıştık bir kere. Sürekli tanıyan birileri çıkıyordu, kuğl selamlar falan veriyordum. İki adımda bir elimi cebimden çıkarmam gerekiyordu çünkü ya el sallamam ya da tokalaşmam gerekirdi. Şimdi ise ellerim o bir lirayı bardak altlığına bırakıp kalktığımdan beridir pantolon ceplerimde ve terliyor.

Acaba ne düşünmüştür mekan sahibesi ben kasaya uğramadan kalkıp gidince. Yüreğine inmiştir herhalde başta para vermeden gittim diye. Emin olun bu şakanın yapılacağı en son kişi o'dur...

Taraftarlar maça gidiyorlar yanımda grup halinde geçerek. Gerek yok, yenileceksiniz ama gidin tabi hakkınız. Hiçbir zaman onlar kadar tutkuyla bağlanamadım bir şeye. Biraz da sahte geliyor ne yalan söyleyeyim... Hani karısı, çocuğu, kız arkadaşı sürekli üzse bu insanları bir yerden sonra çeker giderler. Bu takım senelerdir hüzünden başka bir şey vermiyor bu şehre ama bunlar her maça giderler. Yalnız burada sahte olanın ne olduğunu bilmiyorum. Ailelerine verecek olduklarını düşündüğüm tepki mi yoksa bu takımı hâlâ ısrarla seviyor oluşları mı?

Sokağın iki tarafında sıra sıra dükkanlar, mağazalar var ve hepsinin içinden gümbür gümbür müzik sesi geliyor. Beyoğlu gibi değil ama, orasının yine oturmuş bir düzeni ve belirli dükkanları var o müzikleri çalabilen. Hatta Beyoğlu'nun her iki yüz metresinde (ortalama olarak) farklı kültürden bir müzik duyabilirsiniz fakat burada hayat sadece Serdar Ortaç ve Demet Akalın etrafında dönüyor sanılıyor. On metre önce kulağına çalınan şarkıyı on metre sonra daha yeni başlarken duyuyorsun gibi...

"Ufak tefek şeylere kızıp gitme" diyor Serdar mesela şu an. Zaten o şarkıya o sözü neden yazdığını hep merak etmişimdir. İnsan ister istemez bazı sorunları olduğunu düşünüyor... Neyse canım umurumda değil, kendisini ben zaten introsunu "Buralara! Buralara! Buralara! Aşk ver ya rabbim, aşk! Buralara! Buralara! Buralaraaa!" şeklinde yaptığı ve durup dururken "We don't need no education!" diye devam ettirdiği Another Brick In The Wall yorumundan sonra defterden silmiştim zaten... Pink Floyd bu yorumu görse aşka gelir tekrar birleşirdi. Umarım Beatles'a da el atmaz.


Şıkır şıkır giyinmiş, suratlarında beş kamyon ağırlığındaki makyajla dolaşan bir kadını görünüşüne göre yargılayabilir misin? Yargılarsın... Benim de bir takım yargılarım var elbet ve bunu kendime saklıyorum ama en azından görünüşüne uygun olarak neşeli, neşeli olmasa bile neşeli olduğunu gösteren hâl ve hareketler beklerim. Yol kenarında sokak lambası gibi konuşlanan genç çiftlerden birinin dişi rolde olanı; "Ama aşkım kontörüm yok yhaaaaaaaaaaaa" diyerek surat asıyordu sevgilisine. Konu neydi, kontör neden bir ihtiyaçtı o an o kız için bilmiyorum ama suratındaki beş kamyonluk makyajın hatrına hemen durdukları yerin yanındaki büfeden kontör alıp uzatmak istedim kendisine. Şu an arkamda kalmış olmalarının sebebi ise tamamen benim mallığım. Bu düşüncelerin hepsini kızın makyajına şaşkın şaşkın bakarken aklımdan geçiriyordum, sevgilisi pek hoşlanmamış gibiydi bu durumdan. Bir de kontör alıp versem... Of. Köselesinin sivri burnuyla yüzümün hoşuna giden herhangi bir kısmında delik açabilirdi...

Yolda yürürken sigara içmeyi hiç sevmiyorum ama yaklaşık beş dakikadır cebimde terleyen elim Axe, Rexona gibi markaların "terlemeye son" temalı reklamlarına malzeme olabilecek kıvamına geldiği için şu an bir tane yakacağım.

Umarsızca yürüyemediğim için genelde eve dönüş yolunda birilerini ararım. Hem yürümenin verdiği sıkıcılığı karşımdakiyle geyik yaparak hissetmem hem de o uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlayamam ve bu güzel bir şey. Tek sorun telefonuma çok kişi kaydetmemem, kaydettiklerimin çoğu ile de telefonda konuşmayı sevmemem. Telefonda konuşmayı seven ve becerebilen arkadaş candır. Yalnız ben beceremem, onu söyleyeyim. Sevgilim de sevmezdi benimle telefonda konuşmayı, sonra ayrıldık zaten.

- Naber?
- İyi, sen?
- İyi.

Sıkıcı olacağı belli olan bir telefon konuşmasının ilk ipucunu verir. Zaten "naber?" sorusuna "iyi" diye cevap veren adam telefonda konuşmasını bilmiyordur, bundan emin olabilirsiniz. Ben genelde; "iyi" diye cevap veriyorum.

Telefonla konuşmak, telefonda konuşabilmek sanattır, değilse de bana öyle geliyor. Akıcı bir sohbet kurabilmek, elinde kulağına götürüp orada tutmak zorunda olduğun bir alet varken, gerçekten çok önemli. Bir de bunu yaşayanlar var ki onlara hastayım. Az önce dikkatimi çekti de önümde yürüyen adam sanki konuştuğu kişi karşısındaymışcasına acayip hareketler yapıyordu. Hararetli bir konuşma, tehditvari bir şeyler söylüyorlar ve öndeki abi sağ elinin işaret bayrağını ısrarla kalkan bir ofsayt bayrağı gibi sallayıp duruyordu.


Bugün para bıraktım çay bardağının altlığına, yarın da mesela şunu yapabilirim; arkadaşların olduğu bir ortamda çalan telefonun ekranına bakarım önce dikkatli dikkatli. Yüzümün şekli değişir biraz, geyik modundan ciddi bir hâle bürünürüm. Kafamı kaldırırım ve o her zaman kurmak istediğim cümleyi kurarım; "Kusura bakmayın beyler bunu açmam lazım" Beş milyon dolarlık ihale kovalıyordum da onun haberi gelecekmiş gibi...

Bunu Ukrayna'da yapıyorduk çalıştığımız yerin önünde; o an oradan geçen birileri varsa önce bir şaşırıyorlardı. Birimiz diğerini telefon cebimizdeyken arıyordu, öteki de sanki alakasız biri arıyormuş gibi açıyordu telefonu;

"alo! da... da da da... horosho, ya zavtra budu peredavat pyat millionov dollarov na svoii bankovskii schet" (alo, evet... evet evet... tamam, yarın banka hesabınza beş milyon dolar transfer edeceğim)

Eğlenceliydi...

Neyse, evin önüne geldik zaten, kaçayım ben de. Hem bunu cevaplamam lazım, kusura bakmayın.

Eyvallah.

Kafa Açacağı

3 Mayıs 2012 Perşembe

Tabi ki Sen Şimdi Merak Edeceksin Acaba Bana mı Bu Yazdıkları Diye

Çocuktum,
Dergilerde/gazetelerde gördüğüm kadınlara aşık oldum sanardım.
Aşkın ne olduğunu bile bilmiyordum,
Hissettiğim her yeni duygu bana aşkmış gibi geliyordu.
Dergi ve gazetelerde ünlü insanlar,
Ulaşamazsın!
Zaten aşk da değildir o hissettiğin şey,
Tecrübesizliktir, bilmemezliktir, aşk sanarsın.

Biraz büyüdüm,
Aşık oldum,
Belki de olmadım, bilmiyorum.
Çünkü aşk nedir bilmiyorum.
Ama hoşlandım,
Olmadı...

Biraz daha büyüdüm,
Biraz daha büyüdüm,
Biraz daha...

Sünnet oldum,
Adam olduğunu söylediler...
Boyum uzadı gitti,
"Yeter uzama" artık diye isyan ettiler.
İnadına mıdır bilmem ama daha da uzadım,
"Dayılarına çekmiş belli. Babası da uzun gerçi" dediler...

Git gide büyüyordum bir şekilde,
Hayatım bir dört duvar,
Bir tek kapısı var,
Bir şey alıp çıkıyor gibiydi insanlar...
Girip çıktılar,
Garip çıktılar...

Klasiktir,
Çok seversin ama sevmezler!
Çok severler ama sevmezsin...
Aşk nedir?
Hâlâ daha bilmezsin.

Bitmedi, daha da büyüdüm...

Bilmiyorum,
Belki de bilmek istemiyorum.
Aşk'ın ne olduğu sana kalsın...
Etrafındaki bir dolu erkekten,
En uzak ihtimalin ben olduğumu bilsem de;
Umudumun olmasını,
Uğraşmayı seviyorum...

Bunları gevelememin sebebi;
Selam...
Naber?

1 Mayıs 2012 Salı

From the Moment I Wake To the Moment I Sleep...

Yaz! (Ama Tam da Öyle Değil)

Zamanında derdimi anlatmaktan çok derdini dinlediğim psikoloğum şöyle demişti;

"Yaz!"

Yazıyordum ki ben zaten ama diyorum ya daha çok adamı dinliyordum.

"Saçma sapan da olsa yaz, kafanı boşaltırsın yazarak, rahatlarsın..."

Nasıl bir kafaysa, boşalta boşalta bitiremedim...

Belki de boşalma sorunum vardır... Bir de bevliyeciye mi gözüksem diye düşünmüyorum değil bazı bazı kimi kimi.

Bu yaz taşınırım diye umuyorum artık baba ocağından, yeter. Zaten benim bu taşınma faslım da üniversite gençliğinin interrail hikayesine döndü iyice. Kabak tadı verdi... Kabak tadını iyi bilirim, şehrimden ötürü...

Bu eve dair hatırlayacağım bir çok şey var. Bir dolu anı, bir dolu yaşanmışlık ama hatırlamayacağım, ya da daha doğrusu hatırlayamayacağım, tek şey var o da dondurma. Arkadaş, eve dondurma alınıyor; "Ooo dondurma var, yemekten sonra her türlü gömerim ben bunu." diyorum ama buzluğu açtığımda karşımda annemin ve kız kardeşimin "yedik onu biz" bakışlarını buluyorum.

Yaz, dondurma falan diye girizgâhını yapınca yazının "pastırma yazı" diye bir şeyin olduğu geldi aklıma. Ne zaman "pastırma yazı" diyen birini duysam Orta Asya'dan Anadolu'ya doğru göçen atalarımız gelir aklıma. Pastırma yazı ne abi? Çin takvimi gibi...

Yaz, diyordu psikoloğum; Saçma sapan da olsa yaz, kafanı boşaltırsın yazarak, rahatlarsın... Belki geliştirirsin kendini, başka bir kapı açılır önünde.

Ya bi' git işine! Mal mısın nesin?

Eski bir gitar var evde, Birol hediye etmişti zamanında. Ne zaman görsem gözlerim doluyor, abartmıyorum. Çünkü çok hayalim vardı, neler yapmayacaktık ki? Hey gidi gençlik hezeyanları. Geçen gün kılıfından çıkardım, o da o zaman kurduğum hayaller gibi toz içinde. Onları üfleyince, silince geçiyor da...

Yani marka adını hava atmak için söylemiyorum kesinlikle ama sevdiğim bir dostumun hediye olarak aldığı Calvin Klein marka bir kravatım vardı. Çok özel durumlarda takım elbise giydiğim için onu da çok özel durumlarda kullanmayı yeğliyordum. (yeah'lemek) Ta ki annem kışlık gömleklerimi onunla bağlayana kadar tabi... Eh be annem, göt bezi mi o ya?

Adam gibi bir spor salonu bulamayınca kendi imkanlarımda her gün uyandıktan sonra şınav - mekik talimi yapıyor, haftada bir de halı saha olayına giriyorum bundan sonra. Yoksa vücudumdaki kaçak kat oluşumları devam edecek! İstemiyorum bunu dostum...

Bazılarının değeri öldükten sonra anlaşılıyor, benim değerim ise türlü ayrılıklardan sonra... Kastım sadece sevgili olmak değil, arkadaşlık, akrabalık ya da "merhaba-merhaba" tarzı bir aşinalık da aynı kapıya çıkıyor. Değer verilmesi güzel bir şey ama zamanında gaddar olabildiyseniz pişman olmak için ölmemi bekleyin lütfen, böylesi de benim canımı yakıyor.

Bir şey itiraf edeyim, Ukrayna'yı özlüyorum. Atlamayın hemen, Ukrayna'lı kızlar değil özlediğim, öyle bir derdim olsa biletimi alır yazın yine giderim de ben oradaki rahatlığı, insanların boşvermişliklerini, hayatı sikine takmayan tavırlarını özlüyorum.

Evet, insanların paraları yok belki ama vodkaları var! Aşk var! Her ne kadar aşk anlayışı bizimkilerden farklı olsa da var işte. Para yok, olmasındıydı da zaten. Ne gerek var?

Yaz!

Böyle diyordu pisi pisikolog. Dediğim gibi, ben yazıyordum. Hayatımın her döneminde de yazdım. Çocukluğumda da yazıyordum. Okumaya ve yazmaya hep aşıktım, bugün o huylarımdan değişen hiçbir şey olmadı. Ders çalışmayı hiçbir zaman sevmedim...

Babam için; "Bak bütün öğretmenlerin aynı şeyi söylüyor; çalışsa yapar Turhan Bey diyorlar." idi ben lisede iken, şimdilerde; "Ah be oğlum çalışsan sen çok zeki çocuktun da..." oldu.

Zeki olabilirim, bilmiyorum. Ama zeki bir "avukat" asla olamayacaktım ya da zeki bir "turizm işletmecisi" ya da "zeki bir CEO" asla olamayacağım. Radyo - televizyon ya da direk sinemadan girmek istedim olaya ama önce okul engel çıkardı önüme; "sözel sınıfı açmayacağız" diyerek. Sonra da babam zaten TM'ye yazdırmıştı...

Şu an sınav sistemi ne halde bilmiyorum. Sınavlara giren kardeşim biraz açıklamaya çalıştı ama kafamı gereğinden fazla gereksiz bilgiyle doldurduğu için kovdum onu odadan. (gerekli gereksiz bilgilerin varoluş gerçekliği) Fakat bizim dönemde TM öğrencisi isen kendi bölümün dışında başka bir bölüm seçemiyordun. Sayısala, sözele atlamak göt istiyordu yani... Ama sayısalda ya da sözelde yapamayan TM'den hukuk, işletme falan seçebiliyordu. Olan bize oldu yani... Yazılabilecek en kötü bölümü yazdık...

O yüzden şimdi götümde tatlı bir tebessüm oluşturuyor; "Sen zeki çocuktun, istesen..." tarzı yakarışlar. Ben o zamanlar zeki isem hâlâ zekiyim ama değişik yollardan da olsa istediğim doğrultuda kafamın dikine gidiyorum. Hiçbiriniz engel olamayacaksınız bu sefer çünkü karşınızda elimden tutup kayıt yaptırabileceğiniz hiçbir okul ya da bürokratik herhangi bir adım yok!

Çünkü okumayı, çünkü yazıp yazıp sonra üstünü karalamayı ve sonra tekrar yazmayı, tekrar karalamayı, tekrar yazmayı çok seviyorum.

Yaz!

Bana bunu diyen psikolog beni dinlemiyordu zira beni dinleseydi gerçekten yazıyor olduğumu bilmesi gerekirdi.

Bazen geri dönüp eski yazdıklarıma bakınca kendimden utanıyorum, kendimden tiksiniyorum. "Ya ne kadar salak yazılar yazmışım. Allah benim belamı versin lan!" diyorum. Bazen değil aslında, genelde bunu diyorum...

Lan demek ilkokulda yazdıklarımı falan şimdi görsem kafayı yer balkondan atlardım... Harbiden, nerede acaba benim o defterlerim?

"Itır bugün çok güzeldi. Çok seviyom onu ben, aşıkım sanırım. Aşk bu muymuş ki?" tarzı bir şeyler göreceğime eminim. Çünkü o zamanlar aşk, Itır'dı. Şimdi başka şekillerde tarif ediyorum.

Sonra en yakın arkadaşımla sevgili oldular, ben de bu durumu defterime yazdım. Ben hiç yaşayan olmadım sanırım, hep yazmışım. Hayat çoğgarip.

Yaz!

Yaza yaza bitmedi, yine yaz geldi ve dolapta yine dondurma yok arkadaş!