12 Temmuz 2012 Perşembe

Uykuluk

"Seni kıracağım tek konu tavla olur, onu da kasıtlı olarak yapabileceğimi iddia edemem. Tavla'yı da zaten hiç sevmem..."

Çok uykum var, uyuyamıyorum. Yastığa başını koymak yetmiyor diyorum, "bunu gerçekten istemen gerekiyor galiba oğlum" diye düşünüyorum. Zaten istemiyor olduğun hiçbir şeyi elde edemiyormuşsun falan filan. Yok öyle bir şey...

Güzel anılarımın, güzel günlerimin ve ayrılığı da güzel olan ilişkilerimin kendini kontrol etme konusunda yetersiz kaldığım organım, beynimi kastediyorum, vasıtasıyla pek kaale alınmayıp, kötü hatıralarımın daha çok olduğu ve ilişki heyecanı ile idrak edemediğin hâlde daha sonrasında rahatça "abi mutsuzmuşum aslında be..." diye tabir edebildiğim ilişkilerimin bana sürekli hatırlatılıyor oluşu çok canımı sıkıyor. Sıkıntılı ilişkileri, acı vermiş olan insanların rüyalarımın en güzel köşelerini parsellemiş olmasını hazmedemiyorum.

Beynim bana bunu yapmamalı.

İstanbul'un en güzel yerlerini parselleyen Arap Şeyhleri gibisiniz, çıkın beynimin boğaz manzaralı istimlak alanlarından.

"Daha fazla acı çekmek istemiyorum, bunu istiyor olsam kebapçıda çalışıyor olurdum. Bir de annem babam beni sevmiyor, anlıyor musaaaan?"

İtiraf ediyorum Dubstep'i ilk duyduğumda jimnastik ile alakalı yeni bir kavramın ortaya atıldığını düşünmüştüm.

Gerçi ritm ve geçişlere bakılacak olursa, o tarz müziklerden ve danslarından pek anlamam ama, bir nevi jimnastikvari dans da yapılabilirmiş.

Bazı şeyler meşrulaştırılmalı. Ne olduklarını bilmiyorum ya da hangi konuyla alakalı olabileceklerine dair bir tavsiye veremem ama meşrulaştırılan bir şeyler olmalı. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu dönemlerde...

Sen ona buna seksle alakalı bir şeyler söyle, araya tecrübelerini katıp da bir şeyler anlat bak o zaman nasıl yaftalıyorlar seni. 

Abazan, görgüsüz, kıro vs.

Millet seks hayatını kitaplaştırıp yüz binlerce lira kazanıyor ve bunlara düşünür deniyor, yazar deniyor.

Ünlü olmak için yeteneğe, düşünmek için beyne, kitap yazmak için kelimelere ihtiyacın olmadığı bir toplumda her şey am, göt, meme. Ama sen sakın öyle deme...

Vajina de, kaba et de, göğüs de... Adam sansınlar.

"İnsanlar etkili kilo verişlerinin ardından bunu yazarak para kazanıyorlar. "Üç ayda elli kilo nasıl verdim?" - "Tazyikli sıçarak bir ayda on kilo verebilirsiniz" Ben ise kısa vadede aldığım kiloları yazsam kimsenin umurunda olmaz. Vahşi kapitalizm? Hadi canım sen de... Öyle bir şey değil o."

Politika, şike, transfer, savaş, Hürrem, yengen, dilli kaşarlı...

Geçin abi bunları. Bunları tartışmayalım artık... Ramazan ayı dışında neden Güllaç bulamadığımızı tartışalım.

Olayın ehemmiyetini kavrayamamış olanlar için özet geçeyim; Güllaç çok nadide bir tatlıdır fakat Ramazan ayı dışında yapılmıyor.

Şahıs adlı özel üniversiteler şu intibayı bırakmıyor mu insanda?

"Barajı geç, nüfus kağıdınla gel. Adın Okan ise kaydını yaparız..."

Bak şimdi uykum geldi işte...

I'll See You In My Dreams

 

Пусть все будет так как ты захочешь


Пусть всё будет так, как ты захочешь,Пусть твои глаза как прежде горят,Я с тобой опять сегодня этой ночью,Ну а впрочем,Следующей ночью,Если захочешь,Я опять у тебя.

Let everything be as you want
Let your eyes burn as before
I'm with you again today, tonight...
Well, however...
The next night,
If you want,
I'll be with you again...

10 Temmuz 2012 Salı

Yet Each Man Kills The Thing He Loves: Bertrand Cantat

Bertrand Cantat
Feministleri anlamak mantıklı zira bu olaya en çok önemi veren onlardı. Belki de totalde humanist bir yaklışımla hepimizin bir tepki göstermesi gerekiyordu ki o zamanlar; "abi, yani tabi yaptığı kötü bir şey ama şarkıları..." diyemeyen herkes susmuş ve sadece susmuşlardı.

Bertrand Cantat ismi size ne hatırlatıyor? Bana mesela önce A ton étoil'i hatırlatıyor, sonra Noir Désir ve Le Vent Nous Portera. (E, haliyle...) Soyadı bizim salça markaları gibi olsa da...

Kendisi, göreceli de olsa, harika bir müzisyen ve ses olmasının yanı sıra barış yanlısı ve hümanist bir insan iken Litvanya'da bir otel odasında kız arkadaşını ciddi şekilde döverek öldürünce pek çok kişinin aklına şu soru gelmişti; "Neden?"

Aslında kendisini seven insanların bu olay sonrasında düştükleri ikileme çok da yabancı değiliz. Benzer bir mevzuyu Ahmet Kaya'nın ölümü ardından bir çoğumuz yaşamıştık. Sanat sanat için midir yoksa toplum için midir hâlâ bir karar verememiş olmamızın yanı sıra; "Kendi hayatı onu ilgilendirir, bana eserlerinin hissettiğine bakarım ben" diyenler ile "Yaptığı bu şey bıraktığı bütün eserlerin büyüsünü silip atıyor" görüşleri arasında da bir karar verebilmişe benzemiyoruz.

Üç sene hapishanede yatıp salıverilmesi de -tabi ki özellikle feminist kesimden- büyük tepki görmüştü zira cezasının müebbet olması gerektiğini savunanlar hiç de az değil. Şahsi kanaatim de bu şartlı salıverilmede popülerliğinin de etkin olmuş olduğu yönünde. Daha fazla bir cezayı hakediyordu sanırım.

Fakat önemli değil... Sonuçta bırakın Fransa'nın adalet sistemini, hiçbir yerin adalet sistemini yargılayabilecek donanımım yok ama zaten sorun ne kadar yattığı/yatacağı değil. Böyle entelektüel ve derin duyguların şarkılarını yapabilen bir adamın bu vicdan denen olgu ile nasıl başedebileceği... Sorun bu işte fakat bitmiyor...

Peki ya tüm bunların sonrasında bir de karısının intihar etmiş olmasına ne demeli?
 
Bir dönemin etkileyici adamlarından biri, ülkemizde popüler oluşunu en çok İstiklal Caddesi'ni müziğe boğan mağazalarında uzun süre boyunca çalınan Le Vent Nous Portera'ya borçludur sanırım, şimdilik yokları oynuyor. Bir ara küllerinden doğma niyetine girdi ama pek başarılı olduğu söylenemez. Yeni bir albüm üzerinde çalıştığı söyleniyor, seneye piyasada olacakmış.

Bekleyip göreceğiz...

Ama asıl soru belki de şu olacak ve belki de doğrulsa bile hayatta olup bir şeyler yaratmaya devam ettiği sürece de benzer formlarda kendisi hakkında büyük bir soru işareti yaratacak;

"Asiliğinin içinde romantizmi işleyebilmiş bu adam, bu cinayeti nasıl işleyebildi? Bir zamanlar sevdiği kadını vahşice nasıl öldürebildi? Oscar Wilde'ın dediği gibi, herkes sevdiğini öldürebilir mi ve o; rüzgâr bir çoklarını sürüklediği gibi onu da alıp taşıyacak mı?"