1 Nisan 2012 Pazar

Telefon

Boktan bir cumartesi günü kendini sabahından belli eder. Bu benim için her zaman böyle olduğu için yine öyle olacağına dair hiçbir şüphe taşımıyordum ve bu şartlanmışlık elbette ki beni boktan bir cumartesi gününe sürükleyecekti.

"Binlerce cevapsız çağrı, milyonlarca da mesaj bırakmış abi telefona..." diye arkadaş ortamlarında abartıp abartıp anlattığım durumdu bu boktan cumartesi sabahının başlangıç tabağı.

- Neredesin sen? Saatlerdir neredesin?
- Aşkım uyuyordum...

şeklinde girişi yapılan diyaloğun gelişme anlarında ve bir yere varan ama o varılan yeri kesinlikle anlamadığım halde "özür dilerim bir tanem" demek zorunda bırakıldığım son kısmına kadar ise hiçbir etkim olmadan sadece dinlemek ve bir şeyleri "anlamak zorunda olmak" o müthiş cumartesi sabahanın en güzel anı kesinlikle değildi.

Uyuyordum...

Geçerli bir mazeret değildi çünkü bir önceki gece, "ben yatıyorum" diyen sevgiliye; "tamam aşkım ben de yatarım birazdan" diyerek iyi uykular dileklerimi düzmüş, onu her zaman olduğu gibi "çok" sevdiğimi dile getirmiş ve muhattabı kesmiştim.

7/24 kendisiyle irtibat halinde olmanın mı yoksa belli bir saatten önce yatağa girdiysem her şeye rağmen uyuyamıyor olmamın yüzünden midir bilemeyeceğim ama yine uyuyamamış ve sabahı etmiştim. Cuma sabahı başladığım uyku seansı, günlerin uykusuzluğunu üstünde taşıdığından ötürü arada yapılan bir kaç pit stop'ın dışında cumartesi sabahına kadar kesintisiz bir şekilde taşınmıştı.

Aradaki binlerce cevapsız çağrı, milyonlarca da kısa mesaj için maalesef "uyuyordum" demek bir mazeret değildi, sonuna çaresizce bir anlam ifade edeceğini umarak yerleştiğin "aşkım" da dahil olmak üzere.

Sevgili azarı ile başlayan bir cumartesi sabahını toparlayacak en güzel şey taze çekilmiş kahvedir ama ne yazık ki buzdolabımda sadece üç günlük ve gazı kaçmış, doluluğu ya da boşluğu nasıl baktığına göre değişkenlik gösteren yarım, bir litrelik koladan başka hiçbir şey yoktu. Tabi ki hiçbir derdime derman olmadığı gibi aksine derdime dert ekledi. Alkolsüz içkilerin köpek öldürenidir gazı kaçmış kola...

***

Ne kadar büyüsem de annemin gözünde hâlâ bir çocuğum.

Büyümek derken, her anlamda büyümeyi kastediyorum. Yaşım 32, boyum 1.96 ama annemin gözünde hâlâ haylaz bir ufaklıktan başka bir şey değilim. Bunu da ne zaman ziyaretlerine gitsem; "Sen var ya küçükken ne haylazdın..." ile başlayan ve sonu gelmeyen cümlelerden çıkarıyorum.

Anneme 32 yaşında, 1.96 boyunda bir senarist olduğumu söylemeyin; o beni hâlâ lazımlığa sıçıyorum zannediyor.

***

- Baba, niye ben arayınca telefonu meşgule verip iki saniye sonra sen arıyorsun?
- Ödemeli aramaya cevap verince 25 kuruş daha fazla sokuyor ibneler... O yüzden önce kapatıyorum, sonra ben bizzat arıyorum.
- İyi de ödemeli aramıyorum ki...
- Paraya mı ihtiyacın var oğlum?

Paraya mı ihtiyacın var oğlum?

Bu soru akıp giden muhabbet esnasında babamın kafasında oluşmuş bir durum senaryosunun temel sorunuydu. Babam paraya ihtiyacım olmadığını gayet iyi biliyordu ama onun aramamın ardındaki sır perdesinin içindeki gerçeklik onun için "paraya ihtiyacım olması" olmak zorundaydı. Uzunca bir süre paraya ihtiyacı olan bir yaşam sürdüğüm için bu soru onun için bir sorumluluk göstergesiydi. Belki de annemin aksine büyüdüğümü idrak edemeyen bünyesinin buna verdiği tepkidir, bilemiyorum.

***

- Ne yaptın?
- Hiç, kahvaltı yaptım. Sonra babam aradı, biraz onunla konuştum ve üstüne de sen aradın tatlı niyetine.
- Hiç yılışma, şu an bunları yemeyecek kadar sinirliyim...
- Ama ben uyandığımdan beridir lafları yiyip yiyip duruyorum.
- Koca bir gün boyunca uyudun, acıkmışsındır diye düşündüm...
- ...
- Dün sen fosur fosur uyurken ben ne yaptım biliyor musun?
- Hayır...
- İşte sorun da bu zaten.
- Ne yaptığını bilmemem mi?
- Evet.
- Neden anlatmıyorsun o zaman?
- Neden sormuyorsun o halde?
- Bana bir şeyleri anlatman için davetiye mi gerekiyor?
- Hayır ama merak edebilirsin...
- ...
- Seni aldatmış olsam, ruhun bile duymayacak...
- Öyle bir durumda ruhumun duymaması değil, kulaklarımın duymaması önemli olan, bu ilişkinin selameti için.
- Hiç kıskanmıyorsun di mi?
- Bilmiyorum... Yani kıskanıyorum sanırım ama sen kıskanıyor olmam için bazı şeyleri zorladıkça kıskanmaktan bile soğuyorum açıkçası.
- Bir kere de üste çıkmaya çalışmasan...
- Altta kalanın canı çıksın!

***

Bazen hiçbir şey yapasım olmuyor. Bütün gün malak gibi boş boş uzanmak istiyorum evin içinde. Ev çünkü, elindeki avucundakiyle kendi başına döşediğin yer. Bazı eşyaları IKEA'dan almışsındır, bazı eşyalar daha önce bekar evinde yaşamış  ama şimdi eşi/sevgilisiyle yaşamaya başlayan arkadaşlarından toparladığın eşyalardır. Benim evimin olduğu gibi... Tamamen düzensiz, alakasız, uyumsuz ama bir bütün olarak bir çatı altında huzur veriyorlar.

Falanca arkadaşımın daha önce üzerinde onlarca kadınla düzüşmüş olduğunu düşündüğüm koltuğun üstünde, bunu düşünmeden tavana bakıp başka şeyler düşünmek istiyor olmak en doğal hakkım değil mi? Sevgilim elinde bir tencere yemekle çıkıp gelmesin, arkadaşlarım ellerinde market poşeti, poşetlerin içersinde bira ve cips ile kapımı çalmasın, karşı komşum 81 yaşındaki Hayriye Teyze yüksek sesli müziğin rahatsız edici olduğundan girip "50 yıl önce bu apartmanda..." diye devam edeceği dır dır için kapımı çalmasın istiyor olmam ne kadar garip olabilir ki?

Ev çünkü bu, dışarıda yaşadığım her şeyden uzak kalabileceğim kendime ait olan ve iznim olmadan kimsenin giremeyeceği tek yer. Bazen içerisinde yakalayabildiğim o kısa da olsa huzur veren "hususi" anların keyfini çıkarmam gerektiğini biliyorum, çünkü o anı bir daha ne zaman yakalayabileceğimi kestirebilmek çok zor oluyor.

Dışarıda yaşadığımız her an günah. Dışarı attığımız ilk adımdan içeri attığımız ilk adıma kadar olan süreçteki her hareket bir günah. Çünkü her birimiz, evlerimizin içinde günahsızız ve ben bir dolu günahımın içerisinde bazen günahsızlığın tadını çıkarmak istiyorum.

Bağırmıyorum kimseye, kimse de bana bağırmıyor. Kalplerimiz kırılmıyor hiçbir sebepten ötürü.
Arabamın kornası yıpranmıyor İstanbul trafiğindeki öküzlerin yaşattığı heyecan fırtınası içerisinde.
Yağmurun yağacağını kestiremediysem, ıslanmıyorum evin içinde ama donuma kadar ıslandığım için binlerce küfür savuruyorum dışarıda.

Evimde sadece sesli bir müzik oluyor.

Ha bir de param olup olmadığını sorgulayan bir babayla, "dikkatli sür, sıkı giyin, sıçınca taşırma, sifonu çek, yatmadan dişlerini fırçala gibi" minvalinden bir dolu öğüt düzmeyi kendine düstur edinmiş bir anneyle ve sürekli anlayamadığım sebeplerden dolayı özür dilemem gereken bir sevgiliyle iletişimimi sağlayan telefonum...

***

- Düşündün mü?
- Neyi?
- Ne kadar sulu bir insan olduğunu mesela...
- Yo, hayır... Böyle bir şeyi neden düşünmek ister ki bir insan?
- Düşünsen iyi olur ama... Ben sana orada derdimi anlatıyorum sen gelmiş bana, "Altta kalanın canı çıksın!" diyorsun.
- E çıksın ama...
- Bak, hâlâ!
- Bazen boş versek bazı şeyleri, olmaz mı?
- Boş verilecek şey var, verilmeyecek şey var...
- Buna karar veren bir müessese var mı?
- Neye?
- Neyin boş verilip neyin boş verilmeyeceğine...
- Spontane gelişir o.
- Ben de bundan korkuyordum zaten.
- Neyden?
- Yok bir şey...
- Peki...

***

Peki, bir kestirip atma kelimesidir. "Seninle uğraşamayacağım." - "Bir şeyler diyorsun ama ne olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yok." gibi anlamların tek kelimeye sığmış hâlidir. Fakat asla bir boş verme değildir. Zira başka bir konuşmada mutlaka yüzüne vurulacaktır, bunun kaçarı yok. Ben kaçarlı istemiştim ama kaçar koymamışsınız!

***

- Abi işte Ayhan'larla stüdyoya girdik biz de, yeni albüm derdi falan, bir kaç prova kayıt aldık.
- E oğlum bir arada şu benim senaryoyu oku da konuş gruptakilerle, soundtrack lazım diyorum bana. Alelade okumayın ama bak, cidden o ruhu yakalayıp hissederek bir şarkı yapmanızı istiyorum.
- Abi iyi de çok uzun oluyor senin yazılar ya.
- Lan hayvan herif, senaryo lan o, senaryo! Kısası olur mu onun?
- Darlanıyorum ben hocu uzun uzun şeyleri okumak zorunda olduğumda. Iyy hatırladım da en son üniversitede Kürk Mantolu Madonna'yı okuyup özetini yazmam istenmişti...
- Ya abi tamam, bırak. Sen nasıl müzisyen oldun anlamıyorum ki ya.
- Uzun yazılardan kaçmak için işte hocu, bir intro, bir bridge, bir verse tamam.
- Aferin.

***

- Eren!
- Buyur abi.
- Allah belanı versin Eren!
- Ne oldu abi?
- Abini sikeyim Eren, abini!
- Yenge mi gene?
- Ne yengesi ulan, hani yapacaklardı oğlum bu herifler bana bir soundtrack? Elin üç kuruşluk rockçılarıyla beni muhattap ediyorsun bir de adamın salyalı muhabbetlerini çekmek zorunda kalıyorum.
- Yaparlar abi acelesi ne?
- Ulan acelesi ne olur mu? Biz de filmi çekmeye başlayacağız.
- Abi filmi soundtrack'in üstüne mi çekeceksiniz? Siz başlayın çekmeye, onlar da yaparlar soundtracklerini. Ben sürekli hatırlatırım abi onlara sen merak etme.
- Stüdyon başına yıkılsın, bagetler götünde kırılsın Eren.
- Ayıp ediyorsun abi.
- Siktirtme ayıbını. Bak bu herifler bi savsaklarsa bu işi, ben seni tanırım oğlum ona göre.
- Abi tamam ya, merak etme bende diyorum o iş. Rahat olsana sen.
- Ben diyeyim de diyeceğimi...
- Abi yengeyi de boşver takma kafana, sonuç olarak yine özür dileyeceksin ve konu kapanacak hehehehe.
- Eren...
- Buyur abi.
- Kendini bir sahil kasabasında hayal et şimdi.
- Neden?
- Et sen.
- Tamam, ediyorum... Eee?
- Şimdi bakir bir plaj var o kasabada, önünde uzanıyor o plajın kumsalı ve sen havlunu kumlara atıyorsun.
- Off. Eee abi?
- Yüzmeyi seviyor musun sen aslanım?
- Severim abi tabi.
- Hah, seviyorsan git açıl, açıklarda kramp girsin ayağına da boğul emi yavşak herif! Başlayacam şimdi yengene de özürüne de, bok herif.

***

- Efendim Erdem Abi?
- Naber lan? Neredeydin dün?
- Uyudum abi bütün gün.
- Hade lan, kaçak et kesiyordun di mi?
- Abi siktir git sabah sabah...
- Oğlum hepimiz yapıyoruz, bir şey olmaz, söyle abine hehehehe.
- Abi!
- Tamam tamam. Nasıl uyudun oğlum bütün gün? Nasıl becerdin onu?
- Yoruldum amına koyayım, nasılı mı var? Günlerdir uyku mu uyuyoruz?
- Ne bileyim oğlum garip geliyor bana. Bak ben senelerdir kaçta yatarsam yatayım sabah en geç dokuz dedin mi ayaktayım.
- Abi, başlama gene yaşanmış hikayelerden gerçek kesitler sunmaya gözünü seveyim. Zaten bir dünya derdim var, evde sular kesik kahve yapamadım. İçtiğim gazsın kolanın kafasını yaşıyorum bir ton derdimin üstüne ya....
- Peki.
- Asıl sana peki abi. Buyur...
- Oğlum şu senaryoya baktım da bahçeli müstakil ev demişsin.
- Eee?
- Nasıl yani?
- Ne nasıl yani abi?
- Yani diyorum ki nasıl bahçeli müstakil ev, ona göre ev bakıcam da.
- Ağaoğlu Residance abi.
- Taşak geçme lan...
- Abi, benden büyük olman sana abi dememin sebebi. Yani yeni yetme biri olsan anlayacağım bilmemeni zira bahçeli müstakil evler artık pek bulunmuyor ama yani senin bana şu soruyu sorman öyle garip ki. Bahçeli müstakil ev abi işte... İki katlı olsun, girişte merdiveni olsun, o merdiven hole uzansın, holde ayakkabılık olsun, oradan eve girilsin. E mümkünse bahçeli olsun tabi, bahçeli müstakil ev tanımını karşılaması için.
- E tamam oğlum işte onu soruyorum ben de.
- Neyi soruyorsun abi?
- Bahçeli müstakil evi.
- Peki abi, peki...

***

Dedem cep telefonunu ilk gördüğünde çok şaşırmıştı rahmetli. Bir de o zaman kız kardeşimin cep telefonunun ucunda ip vardı, hani Nokia 3310'lara falan takardı millet, onu da görünce köstekli saate benzetmişti cep telefonu işini. Sonra da ankesörlü telefonları anlatmıştı bize. Babamı askerdeyken aramak için bilmem kaç saat santralden santrale geçildiğini vesaire.

Bazı şeylerin hiç gelişmemesi gerekiyormuş şu hayatta, onu anladım. Telefon mesela, dakika başı zır zır öten ve hem melodisiyle hem de açtığında duyduklarınla kafanın ütülenip dümdüz olmasına sebep olan herhangi bir alet işte.

Kafanı ütülemesi için melodisini de kendin seçiyorsun, o da işin ironik tarafı... Sevgilin trip atıyor; "Ben arayınca neden bu şarkı çalıyor? Bir şey mi demeye çalışıyorsun?" diye. Sırf o beni aradığında ne çaldığını anlamak için yanımdayken beni arayan bir sevgilim var. "Neden ikimizin şarkısı çalmıyor da bu çalıyor ben aradığımda? İngilizce olsa anlayacağım da bir de Rusça şarkı koymuşsun. Hiçbir şey anlamıyorum."

Şimdi sizin gibi ben de merak ediyorum, bu kadar atıp tutuyorken hakkında ne diye bu kızla berabersin diye. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum çünkü bazı şeyler bilmeyince daha güzel. Bilince büyüsü kaçıyor halbuki büyü güzel bir şey, kaçırmamak gerek.

***

- Alo, bütün gün neredeydin oğlum sen?
- Uyuyordum ya.
- Hadi ya, neyse. Oğlum Elif eski erkek arkadaşıyla görüştü dün, haberin olsun.
- Eee abi...
- Nasıl eee lan?
- Eee işte abi, ne yani?
- Eski erkek arkadaşıyla görüştü diyorum oğlum. Kızmadın mı?
- Kızdım.
- Lan o zaman bi tepki verse!
- Sana mı bağırayım yani şimdi?
- Yok yani bana bağırma da verdiğin tepki de "Sikimden aşağı" anlamı taşımasın yani. Ne bileyim ben...
- Yok ya kafam allak bullak şu an inan ki. Sabahtan beri kafamı sikmesinin sebebi buymuş demek ki, bana bir de diyor ki, eski erkek arkadaşım görüşelim dedi. Görüştünüz mü diye sorduğumda da, hayır dedi.
- Abi ayrıl artık şu kızdan ya, daha kaç kere sana yalan söylüyor oluşuna göz yumacaksın? Abi bu kız sana yakışmıyor.
- Bırak oğlum, iki kızarım, kabul etmeyecek nasıl olsa. Sonra da senden duyduğumu söylerim, kaçacak yeri kalmadığında anca özür diliyor zaten. Özürünü diler, konu kapanır ve bir daha böyle bir şey yapmaya götü yemez.
- Ya, lan, oğlum! Kandırma kendini. Adım gibi eminim ki sen ona kızacaksın, kabul etmeyecek hatasını, sonra kanıtın olduğunu söylediğinde zorla da olsa özür dileyecek senden ve bunun intikamını almak için boktan bir bahane uydurup yine sana özür dilettirecek.
- Eee?
- Ne eee abi, kullanıyor seni.
- Biliyorum, özür bağımlısı abi Elif. Şimdi ufak ufak dozlar veriyorum, yakında aşırı doz özürü vericem, sonra da çekip gidicem zaten.
- Nasıl yani?
- Şu nasıl yani sorusundan nefret ediyorum biliyor musun?
- Peki...

***

- Şu eski sevgili muhabbetini açar mısın biraz daha?
- Nihayet aklına geldi sormak yani...
- ...
- Bir şey olmadı ya, öyle görüşelim diye mesaj atmış işte BBM'den, sallamadım ama.
- Sallasaymışsın keşke.
- Ne?
- Sallasaymışsın keşke de görüşmeye gitmeseymişsin.
- Gitmedim ki zaten.
- Elif...
- Ne var?
- Yalan söyleme bana...
- Kim görmüş?
- Yuh ama ya... Hakikaten yuh yani. Yalan söylemek yerine direk söylesen en fazla kızacağım ve gönlümü nasıl alacağını da gayet iyi biliyorsun. Buna rağmen hem yalan söylüyorsun, hem yalan söylediğini anladığımı belli ediyorum ve yine inkar ediyorsun, sonra diretince de üstüne özür dilemek yerine; "kim görmüş?" diyorsun. Senin buradaki sorunun bu mu sence ya?
- Ya tamam özür dilerim. Bütün gün senden haber alamayınca gittim görüştüm ben de... Arıyorum arıyorum açmıyorsun, nerede kiminle ne bok yediğinden haberim yok.
- Uyuyordum be!
- Nereden bileyim peki? Ne malum uyuyorum dediğin anlarda birileriyle bir şeyler yapmadığın. Ama tabi benim kanıtım yok.
- Senin kanıtın yok ama sorunların var biliyor musun? Siktir git ya, seninle uğraşamayacağım hakikaten. Amına koyayım üç gündür uykusuz sette götüm dona dona iş peşinde koşturuyorum bir şeyler kazanayım diye, nihayetinde eve geliyorum ama artık o kadar uykusuz kalmışım ki uykusuzluğumun içindeki uykulu hâlim bile uykusuzluğuma sebep oluyor. Üstüne bir şekilde bayılıp kalıyorum koltuğun üstünde ve sen bunun için eski erkek arkadaşınla görüşüyorsun ve dayanağında benim ne bok yemiş olduğumu bilmiyor olman öyle mi?
- Bana yatacağını söylemiştin...
- Yattım da.
- Ben de birazdan yatarım demiştin ama!
- Ne farkeder ya? O kadar uykuluydum ki uykulu halim uykusuzluk yarattı diyorum sana. Uyumak için bile o kadar yorgunum ki, uyuyamıyorum. Anlamıyor musun?
- Seni çok seviyorum.
- Ben seni sevemiyorum. Ben seni sevmek için çok çaba sarfediyorum ama olmuyor, seni sevmemem için elinden gelen her şeyi yapıyorsun ve yapıp yapıp beni suçluyorsun. Üstüne özür dilememi bekliyorsun. Özür falan dilemiyorum senden.
- Dilemene gerek yok.
- Var var... Seni sevmeye çalıştığım için özür dilerim senden. Ya ben kafamı sikeyim zaten bir dünya derdimin arasında sana değer vermeye çalıştığım için. Sevgilim misin, denklemimin bilinmezi misin anlayamıyorum bazen. Ne değer verdiysem hiçbir eşitliğin olmadı ya! Olamadı gitti amına koyayım!

***

Sonrası bir dünya tiri viri zaten. Bildiğimiz teraneler... Ölürken derler ya film şeridi gibi geçer önünden bütün hayatın diye, sevgilinden ayrılırken de bütün güzel hatıralar geçiyor gözünün önünden. Eh, bazen ölümden başka çıkış olmuyor ki zaten ölüm de senin seçimin olmuyor. Fakat ayrılık öyle değil, ilişkinin kansere döndüğünü ve yalanların başladığını anladığın anda o film şeridine makası vuracaksın kafanı bulandırmasın diye ve bitireceksin.

Merak etme kaybolmuyor hatıraların çünkü ayrılığın sıcağına anlamıyorsun acısını. Zaten bir iki gün içinde ayrılırken makası vurduğun hatıralar filminin şeridine bantı yapıştırmış, tekrar tekrar izliyor hâle geliyorsun.

Ayrılığı ölüme benzetirler ya romantikler ilişkileri içerisinde; "Senden ayrılmak benim için ölümdür" gibilerinden... Daha ayrıldığı için öleni görmedim. Belki de ölüm gibi bir şey oluyor ama kimse ölmüyor. Zaten ayrılığı ölüme benzetmek başlı başına saçma bir iş. Birini sen kontrol ediyorsun, diğeri için ise senin yapabileceğin hiçbir şey olmuyor. Tatlı ölümler varken, ayrılığın tadı olmuyor; her ne kadar sükunet içinde bir ayrılık olsa da.

Bazen; "O kadar da acı değilmiş ya..." diye abanırsın ya ultra acılı yemeğe, sıçarken anlarsın aslında ne kadar acı olduğunu... Öyle işte. Başlarda acı gelmeyebilir ama elbet sıçıyorsun be, kafana dank edince o telefonun çalmadığı, sıçıyorsun. Sıçınca da ağzınla anlamadığın acıyı götünle anlıyorsun.

Çünkü ayrılık da sevdaya dahil, çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili...

Bilmek iyi değil bazen.
Bilmemek de iyi değil bazen.
Bilip bilmeden yaşıyoruz işte...

***

- Efendim baba?
- Naber oğlum?
- Para lazım değil babam.
- Onu mu dedik eşek herif? Ya ben bu gmail'e giremiyorum. Bir şey bir şey diyor, ne yapalım onu?
- Ne bileyim ben baba, bir şey bir şey diyor ne demek? Okusana şunu adam gibi..
- Ya anlamıyorum şimdi İngilizce bir şeyler yazıyor.
- Babam, gözünü seveyim Sedef'i ara sor.
- Tamire mi götürsem acaba?
- Yahu mail'ine giremiyorsun diye tamire mi götüreceksin koca bilgisayarı?
- He, geçen götürdüm yaptılar girdim.
- Ne kadar aldılar?
- Valla 150 mi 170 mi ne, hatırlamıyorum şimdi, yalan olmasın.
- Babam be, ah babam be...
- Götüreyim mi?
- Götür babam götür. Faturayı söyle bana kessinler, ben öderim. Gelicem bu hafta içinde.
- Tamam oğlum, haydi kolay gelsin...

***

- Alo, İhsan Abi, naber?
- İyi evlat, senden naber?
- İyidir ya ne olsun, uğraşıyoruz işte.
- Uğraş uğraş, iyidir. Hehehehe...
- Abi şu reklam işi ne oldu ya?
- Hangisi?
- Ya şu havayolu firmasına yaptığımız reklam. Daha doğrusu hâlâ yapamadığımız reklam...
- Ha, ya oğlum işte senaryoyu beğendiler, çekeriz biz bunu dediler ama hâlâ ses seda yok. Bilmiyorum ki ben de...
- Abi amına korum böyle işin ya. Senaryoyu alıp parayı da vermediler herifler, parayı versinler de çekip çekmemek onlara kalsın abi. Para lazım ya, yapımcı şirket her şeyi yapmıyor. Zaten nasıl yapımcı şirket ben anlamadım, filmi değil bizi yapıyor adamlar. Para lazım bana para, bir kaç dekor parçası gerekiyormuş, onları tedarik etmemiz gerekiyor.
- Ne lazım ki?
- Ferforje yatak başlığı... Ulan yatak başlığı diyorsun 1500 liradan başlıyor arkadaş ben anlamadım ki bu işi...
- Ya oğlum, ne bileyim ben ararım gene onları da hemen ödeme yapacaklarını hiç sanmıyorum. Biliyorsun bu işler nasıl dönüyor.
- Benim bildiklerim benim bildiklerim değil abi. Benim bildiklerim bir kere benim bildiklerim olsun da benim bildiğim gibi yürüsün bir şeyler anasını satayım.
- Senin canın bir şeye mi sıkkın?
- Benim canım her şeye sıkkın abi bu ara. Gözünü seveyim ara şu adamları yoksa yemin ediyorum sözümün geçtiği her yerde bok atıcam o firmaya haberin olsun.
- Tamam ben arar haber veririm sana bir iki gün içinde durumu. Sıkma canını sen de, işler bitsin de bir rakı masası patlatırız.
- Abi rakı masası dedin de yarın izliyor muyuz derbiyi?
- İzleriz aslanım.
- Tamam, gelirsin bana, yaparız bir rakı masası.
- Olur olur. Çok iyi olur hem de, Selma Abla'nın dizisi mi ne varmış zaten; "Ne maçı ayol? Valla bırakmam televizyonu" diyordu. Yatak odasında da maç izlenmiyor biliyor musun? Hehehehe.
- Hahahaha, tamam abi gelirsin işte bana. Selam söyle Selma Abla'ya da, görüşürüz.
- Aleykhüm selam, görüşürüz.

***

Her şeyin bir sepeti çıkmış, bazen çok mu çalışıyorum, yani en azından haddiden ve olması gerekenden çok mu çalışıyorum diye düşünüyorum. Yemeksepeti, çiçeksepeti, karısepeti, boksepeti, sıçsepeti... Her türlü ihtiyacına göre bir sepet düşünmüş insanlar. Karnım çok açtı ve ihtiyacım olan şey sadece yemek sepeti'ne girip ne yemek istediğime karar verip sipariş etmekti. Ev de ev diyip duruyorum ya, yemek sepeti olayı iyi aslında, bakmayın siz bana.

***

- Efendim anne?
- Yarın kardeşinin doğum gününü unutma bak, ara mutlaka.
- Tamam annecim, merak etme aklımda zaten.
- Ben söyleyeyim de...
- Tamam dedim anne, ararım.
- Üzülüyor oğlum kızcağız.
- Anne tamam, ararım dedim, neden arayamam demişim gibi devam ediyoruz ki bu muhabbete?
- Ne yiyorsun sen?
- Ayvalık tostu, ıslak hamburger, patates kızartması.
- Oğlum neden doğru dürüst şeyler yemiyorsun da öyle şeylere bir de para veriyorsun.
- Anne inan hiçbir şey için kolumu kaldırasım yok.
- Ama oğlum sağlıksız besleniyorsunuz sonra üzülüyorum ben.
- Anne söz, yarın sebze ağırlıklı beslenicem full. Merak etme.
- Hadi be ordan! Yemek yapmayı biliyor da sanki bir de sebze ağırlıklı beslenecekmiş. Onu da dışarıdan söylersin sen.
- Hee, sebze sepetinden söylerim onu da.
- Nerden?
- Sebze sepeti...
- O neymiş öyle?
- Tamam anne, yok bir şey... Hadi kapatıyorum ben, soğudu tost.
- Sigarayı da azalt oğlum. Bak kanserden gidiyor herkes etrafımızda içme şu zıkkımı.
- Anne geçişlerinde sıkıntı var, alaka kuramıyorsun.
- Başlama gene... Söyleyende kabahat. İç o zıkkımı da gör günü. Çok vah edersin, annem demişti dersin...
- Tamam anne, tamam. Hadi görüşürüz.
- Görüşürüz yavrum.

***

Telefon...

Sürekli senden hesap soran ufacık tefecik bir piç kurusundan başka bir şey değil. Sürekli ne yaptığın, ne yediğin, nerede olduğunla ilgilenen bir elektronik eşya. Kızamıyorsun da, çok şirin... Bir de niye yalan söyleyeyim ki kendime? Angry Birds müptelasıyım lan işte, onu da telefondan oynuyorum. Ulan sırf bu oyun yüzünden kuş sempatim oluştu yemin ediyorum.

Kuşlar haklı abi, hep domuzların ibneliğinden oluyor olanlar...

***

Telefonumun çalmasından daha çok nefret ettiğim bir şey varsa o da kapımın çalmasıdır. Özellikle yalnız kalmak istediğim zamanlarda. Üstelik melodisini de değiştiremiyorsun kafana göre. Angry Birds oynama gibi bir özelliği de yok ama en azından bir değişikliği olsun diye aslan kafalı kapı zillerinden taktırmıştım.

Okul zilleri gibi değiştirilebilirliği var mıdır acaba? Vardır mutlaka, bir ara soruşturayım ben bunu... İyi fikirmiş lan aslında, hababam sınıfı müziği falan mutlaka vardır.

***

Kapı zili...

Kapı gıcırtısına bile oynayacak hâldeyken boktan bir cumartesi günü kapı zilinin çalması çok kötü bir şey. Üstelik gelen daha bir iki saat önce telefondan ayrılmak zorunda kaldığın eski sevgilinse.

- ???
- Böyle bitiremezsin!
- Nasıl bitirebilirim?
- Çekil önümden! Kim var içeride?
- Rus revüsü, özel gösteri yapıyorlar.
- Ha-ha-ha! Çok komik...
- Yok kimse...
- Çoraplar yine atılmış salonun ortasına!
- Bu seni ilgilendiren bir konu değil. En azından, artık değil...
- Bu kadar kolay mı ya?
- Kolay değil elbet ama sen benim için yeterince kolaylaştırdın zaten.
- Hâlâ üste çıkmaya çalışıyorsun.
- Altta olmayı sevmediğimi biliyorsun.
- Ve hâlâ komik olma çabasındasın.
- Ekstra bir çaba sarfetmiyorum. Komik olduğumu da iddia etmiyorum, ciddileşmeyi sevmediğimi de biliyorsun.
- Ama ciddi ciddi ayrılmayı biliyorsun!
- Bunu bana yalan söylemeden önce düşünecektin demek geldi şu an içimden.
- Ben sana yalan söylemedim.
- Ne söyledin?
- Niye açmıyorsun telefonunu?
- Uyuyordum diye kaç defa söylemem gerekiyor?
- Bana yutturamazsın.
- Neden? Sen Külyutmaz mısın?
- Ne?
- Yok bir şey...
- Ya, görüyor musun? Neden yalan söylediğimi görüyor musun?
- Görmesem de duyuyorum sağdan soldan!
- Bu vurdumduymazlığın, bu gururun, bu...
- Eee?
- Beni sevmiyorsun!
- Hee, bu konuyu buraya getireceğin o kadar belliydi ki... Ama yapma, bir bok yedin ve  bu benim için ilişkimizi bitirecek bir sebepti. Bitti de... Şimdi sakın beni suçladığın şeyi sen yapma ve üste çıkmaya çalışma. Bir şeyleri yapıp yapıp, bir şekilde konuyu bana getirip beni suçladın hep bugüne kadar. Farkında değil miydim sanıyorsun? Sustum. Şimdi seni sevmediğimi iddia ediyorsun her sıkıştığında iddia ettiğin gibi ama zaten o susuşlarımın sebebi de seni seviyor oluşumdu. Bana gururdan bahsediyorsun, bana gururdan bahsetme çünkü gurur artık bahsedilecek bir şey değil ikimiz için de.
- Gurursuz muyum ben? Bunu mu diyorsun?
- Bak, yapma diyorum... Gurur, ikimizin ilişkisi içerisinde zaten çoktan vazgeçtiğimiz bir şey olmalıydı ama ikimiz de vazgeçemedik ve hatalar yaptık. Benim yaptığım hatalar senin için bir ayrılık sebebi değildi ya da ayrılmayı istememene neden olan bazı şeyler vardı, bilmiyorum, ama ayrılmak istesen söylerdin. Senin yaptığın hata benim için bir ayrılık sebebiydi ve ayrılmak istediğimi de sana söyledim. Böyle yürümeyecek, birbirimizi üzmenin hiçbir yanı yok.
- Hani evlenecektik...
- Hiç oralara girme. Evlenecektik, evlenebilirdik de... Fakat olmuyorsa da bir şeyleri ertelemenin faydası yok. Elif, ben artık görüyorum ki seninle bazı şeyleri göze alıp evlensek bile mutsuz olacağız o yüzden sonu da güzel olmayacak. Uzatmayalım diyorum, bitsin ve gitsin ki acısını bir an evvel yaşayıp ondan sonra da yolumuza bakalım.
- Allah belanı versin! Bin kere belanı versin! Ne halin varsa gör ama unutma, sen beni asla unutamayacaksın!
- Sen beni adım gibi eminim ki unutursun... Unutma unutulanlar unutanları asla unutmazlar. İbrahim Erkal'ın değerini bilemediler ya..
- Siktir git!
- Önce sen bi git de...

***

Bazen insanın ne diyeceğini bilemediği anlar oluyor ya, yutkunduğu, kelimelerin boğazına dizildiği... Hah, benim olmuyor işte. Benim ağzımdan mutlaka bir şeyler çıkıveriyor, söyleyecek bir şeyim kesinlike vardır. Ama çoğu da saçma sapan oluyor anladığım kadarıyla... Belki de benim de söyleyecek bir şeylerim olmasa her şey hepimiz için daha iyi olacaktı. Olmadı...

Film işi de yattı.
Borca harca girmiş bulunduk, reklam parasını da alamadık reklam çekilmediği için...
Borçlar kapanana kadar ben de evi kapattım, babamın yanına döndüm.
Ne yapayım? Para lazım...
Şimdi bütün gün o kahve senin, bu sandalye benim, 81 mi açar 101 mi açar diye diye dert ettiğim konular değişti.
Spor bahsi oynuyorum, tek maçtan yatıyorum.
At yarışı oynasam altıncı ayaktan yatıyorum.
Bazen mutluyum, bazen de çok mutsuz oluyorum...
Telefonum da çalmıyor.
Ara sıra operatör mesajı geliyor onu da zaten "Turkcell" diye görünce okumadan siliyorum.

Sabaha kadar oturup akşama kadar uyuyorum yine.
Kardeşim eve döndüğünde iğrenç iğrenç espiriler yapıp duruyorum ve böyle eğleniyorum.
Biriktirip biriktirip izleyemediğim filmleri izliyorum.
Sevdiğim dizileri izlerken uyuyup kalıyorum.
Alkolü azalttım, sigarayı çoğalttım.
Aslında evdeyken çok içmiyorum da dışarı çıkınca alıp başını gidiyor.

Öyle yani.

Boktan bir cumartesi günüydü, sonu da boktan oldu ama çok da kafama takmıyorum.
Yine de korkuyorum.
O yüzden sabaha kadar oturup akşamları yaşıyorum.
Yalnız var ya, çizer bu el... El iki renk, dışarıda da 4 parça koz var. İki turda gelirse hepsi, çizerim...

***

- Efendim anne?
- Gelecek misin yemeğe?
- Yok yok yiyin siz, ben geç gelirim...
- Bak dışarılarda yiyip durma, mis gibi mercimek yemeği yaptım. Eve gelince ısıt ye.
- Tamam anne, tamam. Mercimek sepeti...