28 Mart 2012 Çarşamba

Öyle Deli Bir Sıcaktı ki...


İki yaz aşkım oldu.
Yaz aşkı yerine konulabilecek, o kısalıkta süren ve yazı kapsayan başka ilişkilerim de oldu ama bunlar spontane gelişmesi ve sadece o yazı kapsamak "zorunda" oldukları için yaz aşklarıydı.
İkisinde de çok ama çok küçüktüm.
Bebek de değildik herhalde.
Tam kestirememekle birlikte 4 ila 7 yaş arasında olmaları gerekiyor.
Hatta 7 olamaz çünkü sonuncusunda daha ilkokula yeni başlayacaktım diye hatırlıyorum.
En özeli olan sonuncusuydu.
Babam dedemin isteğini kıramamış ve ailecek bir yaz tatili geçirme amaçlı, üç aylık bir ev kiralamıştı Kocaali'den.
Kocaali, Adapazarı'nın Karadeniz kıyısıdır ve bir çok Adapazarı yerlisinin orada yaz geçirmişliği vardır. Tam emin olamamakla birlikte Akçakoca yolu üzerinde olduğunu hatırlamaktayım hayal meyal.

Yaz başlamıştı.
5 gün tatil, 2 gün okul olsa keşke şakası yapabilen bir öğrenci kafasının yoğunlaşabileceği en güzel zamandır yaz tatili.
Karnenin hep "5" ile dolu olacağını bilen ve sahip olduğu tek derdin sabah erken kalkıp okula gitmek olduğunun farkında olan bir öğrenciden bahsediyoruz.
"Sabah erken kalkmak."

Yaz tatilinde de değişen bir şey olmayacaktı elbet. Karakteri kuralcı ve katı olduğu kadar, bir yandan da bir dedenin sahip olabileceği en baba yüreğe sahip olan dede insanı dürtmeye başlayacaktır zira bastonuyla sabahın köründe.
Ama diyorum ya, yaz tatildir ve tatiller su ister!
Kahvaltının ardından denize koşmak gibisi yok!

Her açıdan ilginç bir tatil olmuştu benim için.
Basketbol topunu düz bir direğe çarptırabilmenin iki sayı sayıldığı basketbol mu oynamadım? (Pota yoktu.)
Sırf o sırada oynadığım atari oyununda bölüm atlayacağım diye, bir yandan çişim geldiği için kıvranırken, bir yandan da amcam "hadi oğlum gel, eve gidelim işe de getiririm yine..." şeklinde ısrar ederken altıma işediğim mi olmadı? (son jetondu lan!)
Hâlâ konusuna gelemediğim o kızla "nedense" inekleri balkondan taşlarken, attığımız taşın ineğin kıçına yapışıp kaldığından bahsetmek bile istemiyorum. Acıyıp çıkarmak istedik ama... Eyleme geçemedik tabi ki.

İlk ölümden dönüşüm de orada olmuştur herhalde.
Dev bir karadeniz dalgasının üzerimize vurup beni alabora edişi, suyun içinde takla atarken "yine nedense" kuma tutunmaya çalışmam sonucu elimin kuma saplanması ve kendimi o kumdan kurtaramayıp su yutmaya başlamam...
Babaannemin beni suyun içinde bulup, çekip çıkartması da var.
Entarisiyle girerdi babaannem denize.
İlk defa o zaman yadırgamamıştım zira o entariye korkudan titreye titreye sarılmışımdır o an.

Ve orada tanıştık o kızla.
Daha tatilin başlarıydı, belki bir hafta olmuştu ve daha koskoca 11 hafta yaşayacaktık ama o kızı gördüm ya, kalan 11 haftanın sultanıydı o hafta be...

"Korkuyor musun denize girmekten?" olmuştu ilk sorusu. Hemen yanımızdaki şemsiyenin altından bıyık altı gülerek sataşıyordu bana.

Gururu babasının taş fırınlığından öğrenmiş her Türk evladı gibi; "Hayır tabi ki!" diye bağırarak cevap vermiştim ama içten içe onun ne kadar güzel bir kız olduğunu düşündüğümü ve o sırada gerçekten sudan korktuğumu farkettim ve hemen sırtımı döndüm.

Her gün denk geliyorduk birbirimize sahilde.
Gülümseyerek yanıma geliyor ve beni denize sokmak için çaba sarfediyordu.
Korkmadığımı iddia ederek korktuğumu gösteren davranışlarımın ardından ise gururumu incitmeden başka bir sohbet açıyordu.
Salak çocuk muhabbetleri tabi ki, Baba Bush'un politikaları değildi konuştuklarımız. (Baba Bush mu vardı lan o zaman? Kestiremedim şimdi zamanı...)

İlk aşk ikilemimi de orada yaşadım zira anaokulundan aşık olduğum kız ve ailesi de orada tatil yapıyorlardı ama genelde bizden biraz daha ötelerde kuruyorlardı şemsiyelerini.
Ara sıra o tarafa doğru yürüyüp onu görmeye çalışıyordum. Bütün senem ona aşık olmakla geçmişti ve onu görmeden edemiyordum.
Bir yandan da bu kıza doğru yakınlaşmaya devam ediyordum.

Çok uzatmayacağım bu ikilemi zira tahmin edeceğiniz üzere günlerce o tarafa yürümem hiçbir şeye çare olmamış, o kız da beni farketmemiş, ben de artık yürümekten sıkılmış bir insan olarak hazır şemsiyemin yanında hoşlandığım biri varken fazla zorlamamam gerektiğine kanaat getirmiştim.
Tic Tac kutularındaki şekerleri sömürüp, boş kutuya kum karıncası stokladığım sıcak yaz günlerinin en gölgeli ve serin aşkına kanalize olmaya başlamıştım.

Detayları hiç ama hiç hatırlamıyorum. O öğle sıcağında annelerimizin; "bu saatlerde denize girilmez, kavrulursunuz. akşam üstü yine geliriz" diye tutup bizi götürdükleri zamanlarda birimizin evinin oradaki merdiven altında oturup bir şeyler konuştuğumuzu, arada sadece panda dondurmaları satan bir markete gidip pandanın bütün dondurmalarını denediğimizi hatırlıyorum.

Hatırlayabildiklerim bunlar, geri kalan zamanların hepsi ise sahilde şemsiye altında geçmekteydi.

Üç ay geçirdik birlikte, 11 hafta, 82-83 gün.

Akşam serinliğine yola çıkılacaktı, eşyalar toplanmış, sadece sabahtan denize girilebilecek kadar eşya ortalıkta bırakılmış ve sahile inilmişti.
Durum onlar için de öyleydi, bir hafta sonra okullar açılacaktı ve dönülmesi şarttı zira ikimiz de ilkokula o sene başlayacaktık.
Şemsiye'nin altında; "Oya Bora'yı bilir misin?" diye sordu bana.
Biliyordum ve ilk kez bir şeyi biliyor olduğuma bu kadar seviniyordum.
"Evet" dedim. "Neden?"
"Bizim için çok güzel bir şarkıları var." dedi ve dinlemeye başladık.



O kadar aptallamıştım ki; "Ne ayrılığı yeaaa? Yok ayrılık, hep birlikte oluruz ki..." demiştim. Benim durmam gerektiği kadar sakin duran oydu, hayallerde yaşayan ise ben. Sonra bir buse kondurdu yanağıma ve gitti.

Sonrasında da kadınlarla yaşadığım hep bu şekilde devam etti. Ne zaman gerçekten birini sevdiysem bir yaz aşkı kadar kısa, yanağıma bir buse kondurulup gidilen ilişkiler oldu. "Ne ayrılığı yeaa? Yok ayrılık, hep birlikte olalım ki..." diyen adam da ben.

Herkesi hayatımızın aşkı sanıyoruz. Herkes o an için hayatımızın aşkı oluyor ama yitip gittiğinde ardından yüzlerce şey sayıklıyoruz kendi kendimize. Belki siz yapmıyorsunuz ama ben yapıyorum. Yanlış olan da bu sanırım. Herkes hayatının aşkı olamaz, o an, ondan başka kimsen yokken bile olamaz. Bunu bilmek için bazı şeyleri aşabilmiş olmak gerekli sanırım.

Bunu çok geç anlamamdı zaten kötü olan yoksa orta okulda da hayatımın aşkı resim öğretmenimdi. Lise'de matematik öğretmenim, yan sınıftaki koca memeli kız, dershanedeki kısa saçlı, yan mahalledeki kırmızı çerçeveli gözlükleri olan kız, karşı apartmanın çatı katında oturan hemşireler... Hepsi o günün şartlarıyla hayatımın aşkları oldular ve gittiler fakat bugünün şartlarıyla hiçbiri yanımda değiller.

Yine de hepsini sevmek güzeldi.

Yine de geriye dönüp bakınca, güzel bir yaz aşkı yaşayabilmiş nadir insanlardan olduğuma inanıyor ve kendimi şanslı sayıyorum. Yoksa o yaza dair hatırlayacağım tek şey ataride bölüm geçeceğim diye altıma işemiş olmam olacaktı...


Not: Buradan!

22 Mart 2012 Perşembe

Yann Tiersen

Vivaldi'yi dinlediğimde de aynı etki oluşuyordu. Yann Tiersen'i her geçen gün daha çok keşfettikçe, aynısı olmaya devam ediyor.

Hayır, sabah akşam dinlemiyorum. Aklıma estikçe, tadında bırakarak.

Patlayıp gitmiş güzel bir Rock şarkısı muamelesi yapamıyorum bu tarz eserlere. Günde beş zibilyon sefer dönmüyor playlistim içinde. Tadı var... Çabuk tüketmek istemiyorsun.

Hafiften klasik müzikten arınıp, rock tabanına doğru geçişe yönelse de şahsi kanaatime göre bu alanda bir "mastermind" kendisi. İstediğini hoşuna gideni yapsın elbet ama klasik müzikten de temelli vazgeçmesin.

Kendisi hakkında en güzel yazılardan birine doğru da yön vereyim;

Ve elbette gecemi aydınlatan o mahur beste;

12 Mart 2012 Pazartesi

Oh My!


"Snn be slk!"

Lö Pağfüğm!

Sabaha kadar konuşacaklardı bugün.
İşsiz her günlerinde olduğu gibi,
Sabaha kadar çene kemiklerini yoracaklardı.
Konusu hep aşktı konuşulanların,
Aşk güzeldi.

Sarılıp uyuyacaklardı ertesi sabaha kadar bugün.
Her uzun konuşmanın ardından olduğu gibi,
Sabaha kadar bacakları bacaklarına dolanacaktı.
Kokusu hep aşktı yorganın altındaki sıcaklığın,
Aşk güzeldi.

Süper Babaanne

Bana Ulama Kadın!

"Cama çık" dedi çocuk,
"Cam açık" diye anladı kız.
Camı kapattı, tülü çekti kız.
Telefonu kapattı, kendini çekti çocuk.
"Seni seviyorum" diyemedi son bir defa.