2 Aralık 2012 Pazar

Bu Akşam Hüzünleri Baş Ucumda Bıraktım

Şarkılarla avunulan her gün, bir şeyler kopuyor insanın içinden. Her gece, neminden dem vurulan yaza inat ayazına bağrı açık koşmak istiyor insan kışın. Paçalardan lirik lirik dökülüyorlar şarkılar kıvrılarak, bükülerek... Mahçubiyet had safhada zira kendine söylediğin her yalan kuzeyin jilet rüzgârları gibi kesiyor yüzünü.

Her gece günah çıkarıyorum sana aklımın diplerinden, parmaklarımın arasından akıyor bütün unutulmaya yüz tutmuş, unutulmaya yüz bulmuş hatıralar. Oysa ne kadar da güzellerdi yaşandıkları zamanlar. İşte o zaman, yaşamaya değerdi; tutamasak da, biz de bir yerinden değerdik yaşamaya. Şimdi, parmaklarımın arasından akıyorlar... Tutamıyorsun ve tutmak için yaşamıyorsun aslında.

5 Ekim 2012 Cuma

American Obesity


İnce Belli

Bir sürü fotoğraf çekiyor arkadaşlar,
Gülüyoruz, eğleniyoruz, bağırıyoruz...
Hatıra olsun diye,
Fotoğraflar çekiyor arkadaşlar...
Onlar çekmese ben çekiyorum.

Karşımda sen varmışsın gibi bakıyorum hep objektife,
Bir zamanlar sana baktığım gibi, o şekilde.
Sevgi dolu bir insan olduğumdan değil hoş,
Yanlış anlamanı istemem.
Kaldı ki öyle olmadığımı sen de iyi bilirsin...
Çok fazla insan sevmem.

Ama olur da bir gün bir yerlerde denk gelirsen,
Yine öyle gör beni diye,
O şekilde bakıyorum objektife.
Ne hissedeceğin umurumda bile değil aslında,
Ama ben sadece,
Karşımda sen varmışsın gibi bakıyorum.

Ve her defasında bir dudak payı bırakıyorum çay bardağımda,
Hayal meyal aklımda dudakların.
İşte öyle, olur da, gelir de içmek istersin diye,
Her defasında bir dudak payı bırakıyorum çay bardağımda.
Balkona koyuveriyorum.
Olur da uçar gelirsin bir gün, konup içmek istersin.
Yanında da bir parça simit...

Sonra yine yalanlar söyleriz birbirimize,
Sen bana eline geçen ilk nesneyi fırlatırsın,
Ben de kalbini kırarım salyalarım dağılırken sağa sola.
Ağlamaya başlarsın, hiç kabahatin yokmuş gibi!
Sus, derim!
Sus, bunu sen başlattın.
Hiç kabahatim yokmuş gibi.

Kızarsın,
Git demezsin ama
Ben yine anlarım,
Anlar ve giderim.
Anlamasam yine giderim...

Bir dudak payı bırakırız kendimizde,
Yıllar sonra, belki bambaşka bir yerde;
Çekilmiş bir fotoğrafım sana bakıp gülümsüyorken,
Gelir önüne...
Yanar dudakların,
Üfleyerek içersin.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Haspam

Dışarısının buz kesiyor olmasının yanında evin hamamdan tek farkının içeride tellak olmaması olduğunu da unutmamam gerek. Vücudumdaki ani ısı değişiminin yarattığı karıncalanma ile birlikte gelen buğulu gözlük trajedisi, ellerimle yoklayarak bulduğum ilk yere oturmam için yeterli sebebi yaratıyor.

Genelde gözlük camı pislendiğinde ve dolayısıyla görüş kalitesi düştüğünde hohlayarak temizlersin ama buğulanmış camların belki de tek artısı, hohlamanı engellemek. Böylece başım da dönmemiş oluyor tabi. Ama ben yine de hazır buğuyu bulmuşken gözlük camı da olsa "beni yıka" yazarak ufak mutluluklara yöneliyorum

Kafamda yapmam gereken şeylerin listesi varken kendime alakasız uğraşlar çıkarmak en sevdiğim hobim. Nedense bir şey yapma zorunluluğunda olduğumda ne yapmam gerekiyorsa ondan kaçıyorum. Fakat herhangi bir zorunluluk altında değilsem her türlü şeyi yapabilirim.

Mesela; evde makarnadan başka pişirecek hiçbir şey yoksa makarna pişirmek içimden gelmez ve dışarıdan sipariş ederim ama başka alternatiflerin dahilinde makarna pişirmeyi canım isteyebilir durup dururken. Nereden böyle bir huy edindiğime dair en ufak bir fikrim bile yok. Zaten kimin neye dair bir fikri var? Öyle boş boş takılıyorum.

Aşk hayatımın renkleneceğini ve ekonomik anlamda düzlüğe çıkacağımı söyleyen astrolojik yorumları sanki dünyanın en heyecanlı romanını okuyormuşum gibi okuyor olmamın yanı sıra şayet şu an elimdeki gazetenin burç sayfasında "Boğa burcu, aşk hayatında bir takım sıkıntılar seni bekliyor. Ekonomik anlamda da tasarruflu olsan iyi olursun bu ara." yazıyor olsaydı zerre umursamazdım herhalde. Bana; "Boğa burcu" diye seslenen samimiyetsiz yorumların nesini ciddiye alabilirim, bilmiyorum.

Genel itibariyle işime gelen bütün burç yorumlarına inanıyorum. İşime gelmeyenleri ise şarlatanlık olarak niteliyorum... Madem şarlatanlık yapacaksın neden insanın moralini bozuyorsunuz?

Geçen sene sevgilimin doğum gününü bir ay önceden kutlamış bir anten olarak, ki unuttum diye de panik yapmışlığım ve kendimi kahretmişliğim vardır, bu sene kesinlikle tarihinde ve hatta ilk oalrak kutlayan insan olma planlarım ayrılmış olmamıza rağmen suya düştü. Yine bir ay önceden kutladım, doğal olarak da bir teşekkür mesajı bile almadım. Yalnız Eylül'de, yani doğru tarihinde, "sağol" yazılı bir mail gelirse hiç şaşırmayacağım. Sanırım ağır bir şekilde hakettim bunu.

Bazen durduk yere o kadar çok düşünceye boğuluyorum ki ister istemez oturduğum yerde dalıp gidiyorum. Aklımın diplerimden kum çıkarmam an meselesi, vurgun yememek için bedeni terbiye ediyorum işte önce...

Seneler boyu idmanlardan kaçacak delik arayan, ekstra çalışması gerekirken haytalık yapan eski bir sporcu olarak aklımın çok geç başıma gelmesi neticesinde ağrıyan kaslarıma aldırmaksızın her gün spor yapasım var. Gideyim salona ağırlık çalışayım, evden çıkıp koşayım 10 - 15 km., akşama halı saha yapayım, haftasonu basketbol oynayayım, havuza girip 1 km kadar yüzeyim... Bunları tahminen 10 sene önce yapıyor olsaydım şimdi çok farklı bir yerde olurdum. Fakat tecrübelerimiz kadar yok muyuz? Ben de bu kadarım işte...

Kellik başımda duman
İlk aşkım ilk heyecan

En çok yanında istediğin insanlar binbir türlü bahane uydurup ihtiyacın olduğunda derdini dinlemeye bile tenezzül etmiyorken, hiç tahmin etmediğin bir insan oturup saatlerce seni dinleyebiliyor durduk yere. Neye inanacağını şaşırıyormuş hakikaten insan bazen.

Şurada on dakika uzağındaki insanın yapmadığı güzelliği, sekiz saat uzaklıktaki dostun içten bir şekilde yapıp da seni en güzel şekilde misafir ediyor ya, onu sev. Koru onu...

Arkadaşların ve hatıraların senin her şeyin İsmail, onlara sakın sırtını dönme, tamam mı?


Call me maybe şarkısına bir ben klip çekmedim sanırım. Gerçi hiç olmamasına rağmen, şu şarkıya özel olarak girdiğim disleksi manyaklığı ile şarkıyı Call me bayme diye söylemekten vazgeçmem lazım önce bunu için.

Haddime değil ama elinizdeki fırsatların değerini bilmenizi öneririm. Bilin yani... Benimkiler beş para etmiyor şu an, bir gün değerlenir diye bekliyorum hâlâ.

Haspam, sen ne güzel bir kelimesin.

Visam Lord; sifon aleminin asilzadesi.

Politikacıların, bürokratların, oligarkların, piyasa spekülatörlerinin "bedelli ne zaman çıkar acaba?" diye bekledikleri bir dünya istiyorum. Eminim John Lennon yukarılarda bir yerlerde buna gülümsüyordur, siz gülmeseniz de olur.

dildiledegmedendilogrenilmez.com

Hep bir abim olsun istemişimdir. Ablam da olabilirdi gerçi, farketmez. Benden büyük bir kardeşim olsaydı iyi olurdu.

Orhan, abimi gördün mü? Erdoğan, bak abim... Getiricem oraya!


Çocukluğumdan beri yaptığım şeylerden biri dalgınlığa düşüp anneanneme babaanne, babaanneme de anneanne demek oluyor ara sıra. Birbirlerini sevdiklerini biliyorum ama böyle karıştırınca da sanki, atıyorum anneanneme babaanne dediğimde, "babaannesini daha çok seviyor galiba." diye düşünüyor sanıyorum. Düşünmüyordur elbet ama ben öyle sanıyorum o an ve çok üzülüyorum lan. Merak etme anneanne, babaanneme de anneanne diyorum bazen ve ikinizi de çok seviyorum. Karalahana mı yapsan da yesek?

İstediğin kadar spor yap, sabaha kadar oturup tıkınmayı bırakmadığın sürece evladım, senden bir bok olmaz. Bak, karalahana diyince acıkıverdi insan...

Bir de mısır ekmeği olacaktı...

Ouuuuuuuuv, saat kaç olmuş lan?!

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Anatomy of Inanimate Objects


Danimarkalı sanatçı Mads Pieters'in cansız objelerin anatomisi illüstrasyonu.

Busan İllüzyon Müzesi

Güney Kore'nin Busan kentinde bulunan İllüzyon müzesindeki resimlerin hepsi gerçekliğe yakın bir şekilde üç boyutlu olarak yapılmış. Yeterince ilginç... Fotoğrafların sol alt köşesinde de kaynağı mevcut.

Kutu Ofisi

Yeni neslin öncü yönetmenlerinden Alman asıllı Türk yönetmen Emre Ercüment'in, modern zaman karmaşasının kaybolan hayatları arasında kelimeleri kısaltarak mesajlaşan zamane Alman gencinden gelen telefon mesajıyla bunalıma giren insanların dramını ele aldığı Dtschlnd übr alls bu hafta vizyona giriyor. Altın Boza ödüllü yönetmenin ilk belgesel çalışması olan bu yapıma sinema eleştirmenlerinden tam not geldi.

Başrollerinde Şaban Işık ve Gülhan Salıpazarı'nı görebileceğimiz, Oscar'sız usta yönetmen Sir Douglas McGiven tarafından yazılan ve yönetilen 2012 de bu hafta vizyona giren yapımlar arasında. Saatli Maya Takviminin yaprakları biten 45 yaşındaki Ender'in 2012'nin anlamını Google'laması ile başlayan olaylar dizisi, karşısına çıkan bilgiler doğrultusunda ilginç bir hâl almaya başlar. Boşandığı eşini ve çocuklarını da yanına alarak uzun bir yolculuğa başlayan Ender, kendini Amerika'da bulur. Kıyametle yüzleşmek için artık tek bir yol vardır; "Gevur toprağında Mescid bulmak."

Evladımkimbilirnasılyağlarlayapılıyoroşeyler Patlamış Mısırlarının sunduğu Kutu Ofisi programının bu haftalık da sonuna geldik. Hepinize iyi seyirler diliyoruz.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Oscar Wilde

Benim Adım Hıdır Elimden Gelen Budur






My Mistakes Were Made For You


İyi projeydi The Last Shadow Puppets. Kısaca sağdan soldan da rahatça bilgilerine erişebileceğiniz; Arctic Monkeys'den Alex Turner ve The Rascals'tan Miles Kane'in oluşturduğu... Prodüktör ve baterist James Ford'u da arkalarına katıp iki haftada albümün de ilk şarkısı olan The Age of Understatement'ı kaydedip sonra tekrar kendi yollarına devam ettiler.

İkinci albümün çıkışı ise sürekli erteleniyor. İyidir... Ertelendikçe güzelleşir. (Bir umut elbette...)

The Age Of Understatement'tan üç favorim var, biri zaten yukarıdaki videodan da anlaşılacağı üzere My Mistakes Were Made For You... İkincisi, Standing Next To Me ve son olarak Meeting Place.

Bu da bonus olsun...


Bir de 2008 Glastonbury'de Jack White ile yaptıkları Secret Gig performansları var ki o da iyidir. Grubun 60'lar müziğinden esinlendiğini düşünürsek, Jack White ile giriştikleri şarkının Wondrous Place olması da şaşırtıcı olmaz herhalde. YouTube üzerinde sahne önü bileti olan şanslı bir insan evladının çekimi ile bir versiyonu mevcut.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Uykuluk

"Seni kıracağım tek konu tavla olur, onu da kasıtlı olarak yapabileceğimi iddia edemem. Tavla'yı da zaten hiç sevmem..."

Çok uykum var, uyuyamıyorum. Yastığa başını koymak yetmiyor diyorum, "bunu gerçekten istemen gerekiyor galiba oğlum" diye düşünüyorum. Zaten istemiyor olduğun hiçbir şeyi elde edemiyormuşsun falan filan. Yok öyle bir şey...

Güzel anılarımın, güzel günlerimin ve ayrılığı da güzel olan ilişkilerimin kendini kontrol etme konusunda yetersiz kaldığım organım, beynimi kastediyorum, vasıtasıyla pek kaale alınmayıp, kötü hatıralarımın daha çok olduğu ve ilişki heyecanı ile idrak edemediğin hâlde daha sonrasında rahatça "abi mutsuzmuşum aslında be..." diye tabir edebildiğim ilişkilerimin bana sürekli hatırlatılıyor oluşu çok canımı sıkıyor. Sıkıntılı ilişkileri, acı vermiş olan insanların rüyalarımın en güzel köşelerini parsellemiş olmasını hazmedemiyorum.

Beynim bana bunu yapmamalı.

İstanbul'un en güzel yerlerini parselleyen Arap Şeyhleri gibisiniz, çıkın beynimin boğaz manzaralı istimlak alanlarından.

"Daha fazla acı çekmek istemiyorum, bunu istiyor olsam kebapçıda çalışıyor olurdum. Bir de annem babam beni sevmiyor, anlıyor musaaaan?"

İtiraf ediyorum Dubstep'i ilk duyduğumda jimnastik ile alakalı yeni bir kavramın ortaya atıldığını düşünmüştüm.

Gerçi ritm ve geçişlere bakılacak olursa, o tarz müziklerden ve danslarından pek anlamam ama, bir nevi jimnastikvari dans da yapılabilirmiş.

Bazı şeyler meşrulaştırılmalı. Ne olduklarını bilmiyorum ya da hangi konuyla alakalı olabileceklerine dair bir tavsiye veremem ama meşrulaştırılan bir şeyler olmalı. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu dönemlerde...

Sen ona buna seksle alakalı bir şeyler söyle, araya tecrübelerini katıp da bir şeyler anlat bak o zaman nasıl yaftalıyorlar seni. 

Abazan, görgüsüz, kıro vs.

Millet seks hayatını kitaplaştırıp yüz binlerce lira kazanıyor ve bunlara düşünür deniyor, yazar deniyor.

Ünlü olmak için yeteneğe, düşünmek için beyne, kitap yazmak için kelimelere ihtiyacın olmadığı bir toplumda her şey am, göt, meme. Ama sen sakın öyle deme...

Vajina de, kaba et de, göğüs de... Adam sansınlar.

"İnsanlar etkili kilo verişlerinin ardından bunu yazarak para kazanıyorlar. "Üç ayda elli kilo nasıl verdim?" - "Tazyikli sıçarak bir ayda on kilo verebilirsiniz" Ben ise kısa vadede aldığım kiloları yazsam kimsenin umurunda olmaz. Vahşi kapitalizm? Hadi canım sen de... Öyle bir şey değil o."

Politika, şike, transfer, savaş, Hürrem, yengen, dilli kaşarlı...

Geçin abi bunları. Bunları tartışmayalım artık... Ramazan ayı dışında neden Güllaç bulamadığımızı tartışalım.

Olayın ehemmiyetini kavrayamamış olanlar için özet geçeyim; Güllaç çok nadide bir tatlıdır fakat Ramazan ayı dışında yapılmıyor.

Şahıs adlı özel üniversiteler şu intibayı bırakmıyor mu insanda?

"Barajı geç, nüfus kağıdınla gel. Adın Okan ise kaydını yaparız..."

Bak şimdi uykum geldi işte...

I'll See You In My Dreams

 

Пусть все будет так как ты захочешь


Пусть всё будет так, как ты захочешь,Пусть твои глаза как прежде горят,Я с тобой опять сегодня этой ночью,Ну а впрочем,Следующей ночью,Если захочешь,Я опять у тебя.

Let everything be as you want
Let your eyes burn as before
I'm with you again today, tonight...
Well, however...
The next night,
If you want,
I'll be with you again...

10 Temmuz 2012 Salı

Yet Each Man Kills The Thing He Loves: Bertrand Cantat

Bertrand Cantat
Feministleri anlamak mantıklı zira bu olaya en çok önemi veren onlardı. Belki de totalde humanist bir yaklışımla hepimizin bir tepki göstermesi gerekiyordu ki o zamanlar; "abi, yani tabi yaptığı kötü bir şey ama şarkıları..." diyemeyen herkes susmuş ve sadece susmuşlardı.

Bertrand Cantat ismi size ne hatırlatıyor? Bana mesela önce A ton étoil'i hatırlatıyor, sonra Noir Désir ve Le Vent Nous Portera. (E, haliyle...) Soyadı bizim salça markaları gibi olsa da...

Kendisi, göreceli de olsa, harika bir müzisyen ve ses olmasının yanı sıra barış yanlısı ve hümanist bir insan iken Litvanya'da bir otel odasında kız arkadaşını ciddi şekilde döverek öldürünce pek çok kişinin aklına şu soru gelmişti; "Neden?"

Aslında kendisini seven insanların bu olay sonrasında düştükleri ikileme çok da yabancı değiliz. Benzer bir mevzuyu Ahmet Kaya'nın ölümü ardından bir çoğumuz yaşamıştık. Sanat sanat için midir yoksa toplum için midir hâlâ bir karar verememiş olmamızın yanı sıra; "Kendi hayatı onu ilgilendirir, bana eserlerinin hissettiğine bakarım ben" diyenler ile "Yaptığı bu şey bıraktığı bütün eserlerin büyüsünü silip atıyor" görüşleri arasında da bir karar verebilmişe benzemiyoruz.

Üç sene hapishanede yatıp salıverilmesi de -tabi ki özellikle feminist kesimden- büyük tepki görmüştü zira cezasının müebbet olması gerektiğini savunanlar hiç de az değil. Şahsi kanaatim de bu şartlı salıverilmede popülerliğinin de etkin olmuş olduğu yönünde. Daha fazla bir cezayı hakediyordu sanırım.

Fakat önemli değil... Sonuçta bırakın Fransa'nın adalet sistemini, hiçbir yerin adalet sistemini yargılayabilecek donanımım yok ama zaten sorun ne kadar yattığı/yatacağı değil. Böyle entelektüel ve derin duyguların şarkılarını yapabilen bir adamın bu vicdan denen olgu ile nasıl başedebileceği... Sorun bu işte fakat bitmiyor...

Peki ya tüm bunların sonrasında bir de karısının intihar etmiş olmasına ne demeli?
 
Bir dönemin etkileyici adamlarından biri, ülkemizde popüler oluşunu en çok İstiklal Caddesi'ni müziğe boğan mağazalarında uzun süre boyunca çalınan Le Vent Nous Portera'ya borçludur sanırım, şimdilik yokları oynuyor. Bir ara küllerinden doğma niyetine girdi ama pek başarılı olduğu söylenemez. Yeni bir albüm üzerinde çalıştığı söyleniyor, seneye piyasada olacakmış.

Bekleyip göreceğiz...

Ama asıl soru belki de şu olacak ve belki de doğrulsa bile hayatta olup bir şeyler yaratmaya devam ettiği sürece de benzer formlarda kendisi hakkında büyük bir soru işareti yaratacak;

"Asiliğinin içinde romantizmi işleyebilmiş bu adam, bu cinayeti nasıl işleyebildi? Bir zamanlar sevdiği kadını vahşice nasıl öldürebildi? Oscar Wilde'ın dediği gibi, herkes sevdiğini öldürebilir mi ve o; rüzgâr bir çoklarını sürüklediği gibi onu da alıp taşıyacak mı?"

 

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Another Prick In The Wall

İki şekerle içtiğim çay bu sefer daha farklı bir tat bıraktı ağzımda. Tatlıydı, şekeri büyütmüşler... Aslında cimri oluşu ve üç-beş kuruşun bile hesabını yapmasıyla tanınır burasının sahibesi. Yıllardan beri gelen devamlı müşterilerine bile bu hesabı yaptığı ve durup dururken yanınıza gelip; "Aaah aah hayat çok zor, para lazım para..." diyip sızlanmalarına dur durak vermeden devam ettiği için sinir bozardı.

"Bir senin paray ihtiyacın var, hepimiz har vurup harman savuran zenginleriz amına koyayım..." diye isyan ettirmişti birini, hatırlarım. Hatırladıkça da gülerim...

Sağ omzumun tepesinden rüzgârın estiği yöne, arkama, doğru bakıyorum. Kesmiyor, bir de sol omzumun üstünden bakıveriyorum aynı yöne. Bir değişiklik yok... Gelen tanıdık biri yok, beni herhangi bir heyecana sürükleyecek bir durum da yok anlaşılan. Hep yapmak istediğim bir şey vardı, bir mekanda yediğim içtiğim şeyin parasını oturduğum yere bırakıp kaçmak.

Neden bilmiyorum, belki para vermeden kaçacağımı düşünen mekan sahibini göt etme arzusu belki de çok acil işi olan adam imajı vermek oradakilere. Öyle ki kasaya gitmeye bile vaktim olmasın, öyle mühim meselelerin haşır neşirliğinin cengâveri olayım.

Arka masamdakiler bu akşam koşulacak İstanbul Koşusu hakkında amansız bir yorum yapma savaşı içerisindeler. O kadar iddialılar ki kupon yapmadan kendi aralarında bir bahise tutuşacakları gibi bir his içerisine sokuyorlar beni. Atlar üzerine bir hayat kurma fikri bana hep değişik geldiğinden hiç oralı olmadım ama bunun muhabbetini yapan insanları seyretmek gerçekten zevkli. At yarışından kazanmışlığım da vardır, iki kere. Can sıkıntısı işte ne yaparsın? İki lira verip dörder lira almıştım zaten ikisinden de...

Yan masadakiler tavla oynuyorlar...

- Öğren de gel, öğren! Heheheheyt yavrum benim be Du Bara!
- Hay şansını sikeyim be arkadaş!
- Öğreteceğim sana bu oyunu, bak görürsün.
- Hassiktir lan oradan dünkü bok. Daha dün yenmedim mi seni?
- Her geçen gün üstünlüğüme üstünlük katıyorum da ondan!
- Oyun olur.
- Yok ya! Mars'a gider bu, devam!

Tavladan oldum olası hep uzak durdum. Anlamam çünkü, anlamak da hiç istemem. Karşındaki adam sürekli konuşur, taşı büyük bir hırs ile tahtaya vurur, zarlar sürekli şangır şungur, yancılar gelir ve cümbüş başlar;

- Kapı al kapı!
- Ya ne kapısı abi dur bi!
- Oğlum ne yapıyorsun?
- Ne var ya?
- Lan hem taşı kırıyorsun hem de kapı alıyorsun, öyle mi oynanır o?
- Bir oyun için birbirimizi kırmaya değmez...

Kafa ütüler anlayacağın, o da beni bozar... Mor ve Ötesi'nin Yalnız Şarkısı; olasılıklar, şanslar ve olaylar hep benim tersime hâlâ anlayamadığım bir şekilde.

Hep istemişimdir Richard Ashcroft'un Bitter Sweet Symphony'nin klibindeki gibi umarsızca yürümeyi ve hatta genelde elim cebimde sokakta yürüyorken kafamda bu şarkı çalar. Böyle bir hayalim olmasını da bu yaşta bile enteresan buluyorum zira bu ülkede bu kadar umarsızca yürüyüp de sağa sola çarparak gidersen arkadaş, ensene uçan tekme yersin, kafana iphone ile vururlar, kıçına araba anahtarı sokarlar...

Sağ tarafımda yer alan ve ben hâlâ elim ceplerimde yürüyorken arkamda kalacak şekilde sabitliğine devam eden tabldot restaurantından iğrenç kokular geliyor. Bu tarz şeyleri yadırgadığımdan değil, yemeklerinin iğrenç olduğunu düşünüyorum ama gelen şu kokulardan. Annem yanımda olsa; "Kim bilir ne yağı ile pişiriyorlar onları" diye söylenirdi. O öyle söylendikçe benim o yemekleri yiyesim geliyor haberi yok. Evlatlar böyledir genelde...

Bu sokakta eskiden tanınırdım. Okuduğum okulun basketbol takımının arıza kaptanı olarak nam yapmıştık bir kere. Sürekli tanıyan birileri çıkıyordu, kuğl selamlar falan veriyordum. İki adımda bir elimi cebimden çıkarmam gerekiyordu çünkü ya el sallamam ya da tokalaşmam gerekirdi. Şimdi ise ellerim o bir lirayı bardak altlığına bırakıp kalktığımdan beridir pantolon ceplerimde ve terliyor.

Acaba ne düşünmüştür mekan sahibesi ben kasaya uğramadan kalkıp gidince. Yüreğine inmiştir herhalde başta para vermeden gittim diye. Emin olun bu şakanın yapılacağı en son kişi o'dur...

Taraftarlar maça gidiyorlar yanımda grup halinde geçerek. Gerek yok, yenileceksiniz ama gidin tabi hakkınız. Hiçbir zaman onlar kadar tutkuyla bağlanamadım bir şeye. Biraz da sahte geliyor ne yalan söyleyeyim... Hani karısı, çocuğu, kız arkadaşı sürekli üzse bu insanları bir yerden sonra çeker giderler. Bu takım senelerdir hüzünden başka bir şey vermiyor bu şehre ama bunlar her maça giderler. Yalnız burada sahte olanın ne olduğunu bilmiyorum. Ailelerine verecek olduklarını düşündüğüm tepki mi yoksa bu takımı hâlâ ısrarla seviyor oluşları mı?

Sokağın iki tarafında sıra sıra dükkanlar, mağazalar var ve hepsinin içinden gümbür gümbür müzik sesi geliyor. Beyoğlu gibi değil ama, orasının yine oturmuş bir düzeni ve belirli dükkanları var o müzikleri çalabilen. Hatta Beyoğlu'nun her iki yüz metresinde (ortalama olarak) farklı kültürden bir müzik duyabilirsiniz fakat burada hayat sadece Serdar Ortaç ve Demet Akalın etrafında dönüyor sanılıyor. On metre önce kulağına çalınan şarkıyı on metre sonra daha yeni başlarken duyuyorsun gibi...

"Ufak tefek şeylere kızıp gitme" diyor Serdar mesela şu an. Zaten o şarkıya o sözü neden yazdığını hep merak etmişimdir. İnsan ister istemez bazı sorunları olduğunu düşünüyor... Neyse canım umurumda değil, kendisini ben zaten introsunu "Buralara! Buralara! Buralara! Aşk ver ya rabbim, aşk! Buralara! Buralara! Buralaraaa!" şeklinde yaptığı ve durup dururken "We don't need no education!" diye devam ettirdiği Another Brick In The Wall yorumundan sonra defterden silmiştim zaten... Pink Floyd bu yorumu görse aşka gelir tekrar birleşirdi. Umarım Beatles'a da el atmaz.


Şıkır şıkır giyinmiş, suratlarında beş kamyon ağırlığındaki makyajla dolaşan bir kadını görünüşüne göre yargılayabilir misin? Yargılarsın... Benim de bir takım yargılarım var elbet ve bunu kendime saklıyorum ama en azından görünüşüne uygun olarak neşeli, neşeli olmasa bile neşeli olduğunu gösteren hâl ve hareketler beklerim. Yol kenarında sokak lambası gibi konuşlanan genç çiftlerden birinin dişi rolde olanı; "Ama aşkım kontörüm yok yhaaaaaaaaaaaa" diyerek surat asıyordu sevgilisine. Konu neydi, kontör neden bir ihtiyaçtı o an o kız için bilmiyorum ama suratındaki beş kamyonluk makyajın hatrına hemen durdukları yerin yanındaki büfeden kontör alıp uzatmak istedim kendisine. Şu an arkamda kalmış olmalarının sebebi ise tamamen benim mallığım. Bu düşüncelerin hepsini kızın makyajına şaşkın şaşkın bakarken aklımdan geçiriyordum, sevgilisi pek hoşlanmamış gibiydi bu durumdan. Bir de kontör alıp versem... Of. Köselesinin sivri burnuyla yüzümün hoşuna giden herhangi bir kısmında delik açabilirdi...

Yolda yürürken sigara içmeyi hiç sevmiyorum ama yaklaşık beş dakikadır cebimde terleyen elim Axe, Rexona gibi markaların "terlemeye son" temalı reklamlarına malzeme olabilecek kıvamına geldiği için şu an bir tane yakacağım.

Umarsızca yürüyemediğim için genelde eve dönüş yolunda birilerini ararım. Hem yürümenin verdiği sıkıcılığı karşımdakiyle geyik yaparak hissetmem hem de o uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlayamam ve bu güzel bir şey. Tek sorun telefonuma çok kişi kaydetmemem, kaydettiklerimin çoğu ile de telefonda konuşmayı sevmemem. Telefonda konuşmayı seven ve becerebilen arkadaş candır. Yalnız ben beceremem, onu söyleyeyim. Sevgilim de sevmezdi benimle telefonda konuşmayı, sonra ayrıldık zaten.

- Naber?
- İyi, sen?
- İyi.

Sıkıcı olacağı belli olan bir telefon konuşmasının ilk ipucunu verir. Zaten "naber?" sorusuna "iyi" diye cevap veren adam telefonda konuşmasını bilmiyordur, bundan emin olabilirsiniz. Ben genelde; "iyi" diye cevap veriyorum.

Telefonla konuşmak, telefonda konuşabilmek sanattır, değilse de bana öyle geliyor. Akıcı bir sohbet kurabilmek, elinde kulağına götürüp orada tutmak zorunda olduğun bir alet varken, gerçekten çok önemli. Bir de bunu yaşayanlar var ki onlara hastayım. Az önce dikkatimi çekti de önümde yürüyen adam sanki konuştuğu kişi karşısındaymışcasına acayip hareketler yapıyordu. Hararetli bir konuşma, tehditvari bir şeyler söylüyorlar ve öndeki abi sağ elinin işaret bayrağını ısrarla kalkan bir ofsayt bayrağı gibi sallayıp duruyordu.


Bugün para bıraktım çay bardağının altlığına, yarın da mesela şunu yapabilirim; arkadaşların olduğu bir ortamda çalan telefonun ekranına bakarım önce dikkatli dikkatli. Yüzümün şekli değişir biraz, geyik modundan ciddi bir hâle bürünürüm. Kafamı kaldırırım ve o her zaman kurmak istediğim cümleyi kurarım; "Kusura bakmayın beyler bunu açmam lazım" Beş milyon dolarlık ihale kovalıyordum da onun haberi gelecekmiş gibi...

Bunu Ukrayna'da yapıyorduk çalıştığımız yerin önünde; o an oradan geçen birileri varsa önce bir şaşırıyorlardı. Birimiz diğerini telefon cebimizdeyken arıyordu, öteki de sanki alakasız biri arıyormuş gibi açıyordu telefonu;

"alo! da... da da da... horosho, ya zavtra budu peredavat pyat millionov dollarov na svoii bankovskii schet" (alo, evet... evet evet... tamam, yarın banka hesabınza beş milyon dolar transfer edeceğim)

Eğlenceliydi...

Neyse, evin önüne geldik zaten, kaçayım ben de. Hem bunu cevaplamam lazım, kusura bakmayın.

Eyvallah.

Kafa Açacağı

3 Mayıs 2012 Perşembe

Tabi ki Sen Şimdi Merak Edeceksin Acaba Bana mı Bu Yazdıkları Diye

Çocuktum,
Dergilerde/gazetelerde gördüğüm kadınlara aşık oldum sanardım.
Aşkın ne olduğunu bile bilmiyordum,
Hissettiğim her yeni duygu bana aşkmış gibi geliyordu.
Dergi ve gazetelerde ünlü insanlar,
Ulaşamazsın!
Zaten aşk da değildir o hissettiğin şey,
Tecrübesizliktir, bilmemezliktir, aşk sanarsın.

Biraz büyüdüm,
Aşık oldum,
Belki de olmadım, bilmiyorum.
Çünkü aşk nedir bilmiyorum.
Ama hoşlandım,
Olmadı...

Biraz daha büyüdüm,
Biraz daha büyüdüm,
Biraz daha...

Sünnet oldum,
Adam olduğunu söylediler...
Boyum uzadı gitti,
"Yeter uzama" artık diye isyan ettiler.
İnadına mıdır bilmem ama daha da uzadım,
"Dayılarına çekmiş belli. Babası da uzun gerçi" dediler...

Git gide büyüyordum bir şekilde,
Hayatım bir dört duvar,
Bir tek kapısı var,
Bir şey alıp çıkıyor gibiydi insanlar...
Girip çıktılar,
Garip çıktılar...

Klasiktir,
Çok seversin ama sevmezler!
Çok severler ama sevmezsin...
Aşk nedir?
Hâlâ daha bilmezsin.

Bitmedi, daha da büyüdüm...

Bilmiyorum,
Belki de bilmek istemiyorum.
Aşk'ın ne olduğu sana kalsın...
Etrafındaki bir dolu erkekten,
En uzak ihtimalin ben olduğumu bilsem de;
Umudumun olmasını,
Uğraşmayı seviyorum...

Bunları gevelememin sebebi;
Selam...
Naber?

1 Mayıs 2012 Salı

From the Moment I Wake To the Moment I Sleep...

Yaz! (Ama Tam da Öyle Değil)

Zamanında derdimi anlatmaktan çok derdini dinlediğim psikoloğum şöyle demişti;

"Yaz!"

Yazıyordum ki ben zaten ama diyorum ya daha çok adamı dinliyordum.

"Saçma sapan da olsa yaz, kafanı boşaltırsın yazarak, rahatlarsın..."

Nasıl bir kafaysa, boşalta boşalta bitiremedim...

Belki de boşalma sorunum vardır... Bir de bevliyeciye mi gözüksem diye düşünmüyorum değil bazı bazı kimi kimi.

Bu yaz taşınırım diye umuyorum artık baba ocağından, yeter. Zaten benim bu taşınma faslım da üniversite gençliğinin interrail hikayesine döndü iyice. Kabak tadı verdi... Kabak tadını iyi bilirim, şehrimden ötürü...

Bu eve dair hatırlayacağım bir çok şey var. Bir dolu anı, bir dolu yaşanmışlık ama hatırlamayacağım, ya da daha doğrusu hatırlayamayacağım, tek şey var o da dondurma. Arkadaş, eve dondurma alınıyor; "Ooo dondurma var, yemekten sonra her türlü gömerim ben bunu." diyorum ama buzluğu açtığımda karşımda annemin ve kız kardeşimin "yedik onu biz" bakışlarını buluyorum.

Yaz, dondurma falan diye girizgâhını yapınca yazının "pastırma yazı" diye bir şeyin olduğu geldi aklıma. Ne zaman "pastırma yazı" diyen birini duysam Orta Asya'dan Anadolu'ya doğru göçen atalarımız gelir aklıma. Pastırma yazı ne abi? Çin takvimi gibi...

Yaz, diyordu psikoloğum; Saçma sapan da olsa yaz, kafanı boşaltırsın yazarak, rahatlarsın... Belki geliştirirsin kendini, başka bir kapı açılır önünde.

Ya bi' git işine! Mal mısın nesin?

Eski bir gitar var evde, Birol hediye etmişti zamanında. Ne zaman görsem gözlerim doluyor, abartmıyorum. Çünkü çok hayalim vardı, neler yapmayacaktık ki? Hey gidi gençlik hezeyanları. Geçen gün kılıfından çıkardım, o da o zaman kurduğum hayaller gibi toz içinde. Onları üfleyince, silince geçiyor da...

Yani marka adını hava atmak için söylemiyorum kesinlikle ama sevdiğim bir dostumun hediye olarak aldığı Calvin Klein marka bir kravatım vardı. Çok özel durumlarda takım elbise giydiğim için onu da çok özel durumlarda kullanmayı yeğliyordum. (yeah'lemek) Ta ki annem kışlık gömleklerimi onunla bağlayana kadar tabi... Eh be annem, göt bezi mi o ya?

Adam gibi bir spor salonu bulamayınca kendi imkanlarımda her gün uyandıktan sonra şınav - mekik talimi yapıyor, haftada bir de halı saha olayına giriyorum bundan sonra. Yoksa vücudumdaki kaçak kat oluşumları devam edecek! İstemiyorum bunu dostum...

Bazılarının değeri öldükten sonra anlaşılıyor, benim değerim ise türlü ayrılıklardan sonra... Kastım sadece sevgili olmak değil, arkadaşlık, akrabalık ya da "merhaba-merhaba" tarzı bir aşinalık da aynı kapıya çıkıyor. Değer verilmesi güzel bir şey ama zamanında gaddar olabildiyseniz pişman olmak için ölmemi bekleyin lütfen, böylesi de benim canımı yakıyor.

Bir şey itiraf edeyim, Ukrayna'yı özlüyorum. Atlamayın hemen, Ukrayna'lı kızlar değil özlediğim, öyle bir derdim olsa biletimi alır yazın yine giderim de ben oradaki rahatlığı, insanların boşvermişliklerini, hayatı sikine takmayan tavırlarını özlüyorum.

Evet, insanların paraları yok belki ama vodkaları var! Aşk var! Her ne kadar aşk anlayışı bizimkilerden farklı olsa da var işte. Para yok, olmasındıydı da zaten. Ne gerek var?

Yaz!

Böyle diyordu pisi pisikolog. Dediğim gibi, ben yazıyordum. Hayatımın her döneminde de yazdım. Çocukluğumda da yazıyordum. Okumaya ve yazmaya hep aşıktım, bugün o huylarımdan değişen hiçbir şey olmadı. Ders çalışmayı hiçbir zaman sevmedim...

Babam için; "Bak bütün öğretmenlerin aynı şeyi söylüyor; çalışsa yapar Turhan Bey diyorlar." idi ben lisede iken, şimdilerde; "Ah be oğlum çalışsan sen çok zeki çocuktun da..." oldu.

Zeki olabilirim, bilmiyorum. Ama zeki bir "avukat" asla olamayacaktım ya da zeki bir "turizm işletmecisi" ya da "zeki bir CEO" asla olamayacağım. Radyo - televizyon ya da direk sinemadan girmek istedim olaya ama önce okul engel çıkardı önüme; "sözel sınıfı açmayacağız" diyerek. Sonra da babam zaten TM'ye yazdırmıştı...

Şu an sınav sistemi ne halde bilmiyorum. Sınavlara giren kardeşim biraz açıklamaya çalıştı ama kafamı gereğinden fazla gereksiz bilgiyle doldurduğu için kovdum onu odadan. (gerekli gereksiz bilgilerin varoluş gerçekliği) Fakat bizim dönemde TM öğrencisi isen kendi bölümün dışında başka bir bölüm seçemiyordun. Sayısala, sözele atlamak göt istiyordu yani... Ama sayısalda ya da sözelde yapamayan TM'den hukuk, işletme falan seçebiliyordu. Olan bize oldu yani... Yazılabilecek en kötü bölümü yazdık...

O yüzden şimdi götümde tatlı bir tebessüm oluşturuyor; "Sen zeki çocuktun, istesen..." tarzı yakarışlar. Ben o zamanlar zeki isem hâlâ zekiyim ama değişik yollardan da olsa istediğim doğrultuda kafamın dikine gidiyorum. Hiçbiriniz engel olamayacaksınız bu sefer çünkü karşınızda elimden tutup kayıt yaptırabileceğiniz hiçbir okul ya da bürokratik herhangi bir adım yok!

Çünkü okumayı, çünkü yazıp yazıp sonra üstünü karalamayı ve sonra tekrar yazmayı, tekrar karalamayı, tekrar yazmayı çok seviyorum.

Yaz!

Bana bunu diyen psikolog beni dinlemiyordu zira beni dinleseydi gerçekten yazıyor olduğumu bilmesi gerekirdi.

Bazen geri dönüp eski yazdıklarıma bakınca kendimden utanıyorum, kendimden tiksiniyorum. "Ya ne kadar salak yazılar yazmışım. Allah benim belamı versin lan!" diyorum. Bazen değil aslında, genelde bunu diyorum...

Lan demek ilkokulda yazdıklarımı falan şimdi görsem kafayı yer balkondan atlardım... Harbiden, nerede acaba benim o defterlerim?

"Itır bugün çok güzeldi. Çok seviyom onu ben, aşıkım sanırım. Aşk bu muymuş ki?" tarzı bir şeyler göreceğime eminim. Çünkü o zamanlar aşk, Itır'dı. Şimdi başka şekillerde tarif ediyorum.

Sonra en yakın arkadaşımla sevgili oldular, ben de bu durumu defterime yazdım. Ben hiç yaşayan olmadım sanırım, hep yazmışım. Hayat çoğgarip.

Yaz!

Yaza yaza bitmedi, yine yaz geldi ve dolapta yine dondurma yok arkadaş!

27 Nisan 2012 Cuma

Emily Wells Symphony 1 In the Barrel of a Gun (Solo Studio Performance)



Everybody Dies


Eyvallah doktor...

Hani, hayatımım bilmem kaç dakikası ziyan oldu lütfen geriverinci bir ekşi sözlük entelektüeli de olsaydım senden hayatımın sekiz yılını geri istemezdim, isteyemezdim.

Çünkü polis amcasını, itfaiyeci abisini örnek alan bir erkek çocuğu gibi örnek aldım, empati yaptım, hüzünlendim, kahkahalar attım, sarkastik bir ruh haline büründüm ve nicesini yaşadım seninle.

Hacı, sekiz yıl (son sezonu pek sayamıyorum aslında ama...) her bölümünü zilinin sesini bekleyen Pavlov'un köpeği Lucky gibi bekledim. Her yeni bölümün başında salyalar süzülüyordu dudağımın sol yanından. (Pavlov'un köpeğinin adını bilmiyorum ama köpekler için Ahmet, Mehmet gibi bir şey lan işte Lucky de...)

Sonunu neye bağlarlar, öldürürler mi, diriltirler mi, bacağını eline verip "hadi eyvallah" mı derler bilmiyorum, çok da umurumda değil ama eyvallah.

Şimdi gidiyorum, Game Of Thrones'un geçen yarım kalan kısmını seyretmem lazım. Yani sen gidiyorsun diye hayatımı zindan edecek değildim elbet, Game of Thrones'a sardım tabi ama senin yerin hep ayrı kalacak, onu da bil.

Yalnız bir heyet raporu ayarlamadın lan bana üniversite zamanı ya neyse... Eyvallahı bol bir elveda yazısı oldu değerini bil.

Çıkmaz Sokak (Harbiden Lan...) #1

Sesim... Uzaktan ne kadar hoş geldiğini ya da gelebileceğini kestiremediğim bir sesim var -bazıları boru gibi olduğunu söyler ki iltifat mı yoksa değil mi hâlâ anlam veremem- ama davul gibi şiştiğimi biliyorum. Vursan, sen de vursan, tok bir ses çıkacağını da...

Davul olmadığım dönemlerde, çocukluğumun başlarında ya da en azından hayal meyal da olsa hatırlamayı becerebildiğim kısımlarında, pek arkadaşım olduğunu hatırlamıyorum. Bir evimiz vardı, daha sonradan öğrendiğim kadarıyla babamın evlenmeden önceki tek hayalinin bir ürünüydü. "Evlenmeden önce hep kendi evime sahip olmak istemiştim, oldum, evlendim." diye bir muhabbet esnasında açıklamıştı bunu kendisi...

Birini hatırlıyorum gerçi, karşı komşumuzun oğlu. Çok samimi arkadaşları vardı orada annemin, onlardan birinin oğluydu ve karşı komşumuzdu. Babası yumurta satıyordu ama öyle seyyar tarzda değil, çiftlikleri vardı ve bir dünya tavuk ile birlikte... Günlük taze yumurtaları kartonlarına -hani o bildiğimiz altılı, on ikili olan yumurta kartonları- koyar ve kamyonuyla müşterilere satardı.

"Tabi ki bunlar benim o çocuk kafamdan geçen bir şeydi. Tabi ki çiftlikleri ve tavukları yoktu onların. Bu işi yapan bir şirkette altına dağıtım kamyonu verilen bir dağıtıcıydı."

Annesini hayal meyal hatırlıyorum. Annemin ve babamın o teyzeyi çok sevdiklerini hatırlıyorum, oradan taşındıktan sonra bir iki kez annemin elimden tutup beni onlara götürdüğünü hatırlıyorum bir de o kadar. 99 depremiydi, zar zor merkez bölgeye kadar inebilmiş, şu anda oturduğumuz evin o zamanlar inşaat hâlinde olan çevresinde soluklanıyorduk. Kocası geçiyordu büyük bir telaşla önümüzden... Seyrediyordum, annem ve babam çok sevindiler, sarılmak istediler ama o istemedi. Bir telaşı, bir acelesi vardı... Ağlıyordu. "Abi Allah'ını seviyorsan yardım et!" dedi. Allahını sevdiğinden mi bilmem, yardıma koştular. O teyze, enkazın altında kalmış, bunu öğrendim sonradan. Bu bile insanın canını acıtabiliyorken, o enkazın içinde çıkan yangında diri diri yandığını öğrenmek daha depremin ne olduğunu anlamayan, o kadının yüzünü bile hatırlayamayan bir çocuk için yeterli depresyonu sağlayabiliyordu. Zaten bir daha da yüzünü hatırlamam mümkün olmadı...

Oğlunu gördük sonra. "Karşı komşunun oğlu. Babasının tavuk çiftliği var ve annesini çok sever bizimkiler" o sırada ağlıyordu. Yüzünü unutmuştum, o sırada hatırlayıverdim işte görünce. Büyüktü benden, eğer evdeyse ya da arada sadece elli - altmış santimlik boşluğu olan balkonlarımızda denk gelirsek oyuncaklarımızı değiştirerek oynardık beraber. Onun dışında, farklı bir dünyası vardı onun. Yadırgayacak, herhangi bir beklenti içine girecek ya da çeşitli çıkarımlar yapabilecek yaşlarda değildim ama belki de oradadır diye balkona çıkıyor olduğumu bilirim. Tabi ki Susam Sokağı biter bitmez...

O, büyüktü benden. Hâliyle benden daha haylaz olduğu söylenebilir. Aslında benden daha haylaz olduğunu kimse söyleyemez çünkü benim çeşitli aile ya da dost meclislerindeki oturumlarda anneannem ve babaannem tarafından defalarca tasdiklenen; "ah bu var ya bu, çocukken ne kadar da haylazdı..." belgem var... Ama o, kendi balkonlarından bizim balkona geçip oyun oynamak isterken aradaki elli-altmış santim olarak olarak kafamda ölçtüğüm balkon boşluğundan aşağı düşüvermişti. Ölmedi, kolu kırıldı. Ne olduğunu söylemişlerdi ama onu ilk gördüğümde -ki kolu alçılıydı- gülüyordu. Demek ki, dedim; ikinci kattan düşünce bir şey olmuyormuş o kadar da...

Tehlikeli bir düşünce, bilemem farkında mısınız? Hele ki daha ilkokul çağına girmemiş, girmek üzere olan bir çocuğun düşüncesi olduğunu düşününce... Şimdi düşünüyorum da, iyi ki yeltenmedim. Ha, hayatımın o günden en fazla iki üç yıl sonrasındaki dönemde rekoru bir kat daha arttırıp üçüncü kattan denediğim, kırılan bir dişle ucuz atlattığım bir atlama girişimim oldu ama ben onun gibi gülmüyordum. Hayvan gibi ağladım, ağladıkça susturmaya çalıştılar, annem nasıl böyle bir şey yapmış olacağıma dair feryat figan bağırışlarda, elimde bir ön diş ile kum tepesi üzerinde oturuyor durumdaydım. Ama o gülüyordu, kolu alçıdaydı ve ikinci kattan düşmüştü. O ikinci katından düştüğü apartman ise o gün başlarına yıkılmış, annesi içinde kalmış ve buna rağmen hayata tutunmuşken diri diri yanarak göçüp gitmişti buralardan. O bu sefer ağlıyordu, benim kafamda ise herhangi bir düşünce yoktu. Aklıma gelmeyemen silik bir yüz silüeti, beton parçaları ve alevler dışında...

Deprem, pipimdeki bir takım hareketlenmeler, vücudumdaki bilimum tüylenmeler ve bu tarz erkeklik hezeyanlarından önce bana büyüdüğümü hissettiren ilk hadise oldu. Şiddetlice sarsmasından mıdır, bilemem zira deprem süresi boyunca uyumuş biri olarak sarsılmadan pek etkilendiğimi söyleyemem. Fakat depremin iki merkezinden birinde, şehrin de merkezindeydim ve gördüklerim...

Kardeşimle sarılmıştık o zamanlar sahip olduğumuz Doğan SLX'in arka koltuğunda, ne olduğunu bilmiyoruz ama kötü bir şeyler olduğundan eminiz. Dehşeti babamızın gözlerinde, abartı bir durumun daha da abartılmış hâlininin yarattığı korku ve paniği de annemizin gözlerinde her saniye görebiliyorduk çünkü. Hiç unutmuyorum o günü;

- Kardeşim benim, seni çok seviyorum... Bir daha hiç kavga etmeyelim, ben seni kızdırmayayım sen de benim defterlerimi kitaplarımı parçalama olur mu?
- Tamam abicim. Ben de seni çok seviyorum, bir daha hiç kızmayalım birbirimize.

Minvalinde tam olarak hatırlayamadığım bir diyalog yaşamıştık. Kardeşim benim balkonda oynadığım, 5-6 yaşlarındaydı en fazla. Ben de işte 12-13... Hayatın çok kısa olabileceğini anlamıştık, korkmuştuk ve neden olduğunu kestiremiyor olsak da dehşet içerisindeydik. Böyle bir durumdan beklenebileceği üzere de o şokun altından kalkamamış ve saçmalıyorduk.

Tabi ki kavgalar edecek, tabi ki birbirimizin canını sıkacak ve daha çok birbirimize sarılacaktık. Bir abi ile bir kardeşin birbirine "Bir daha asla kavga etmeyelim, kızmayalım." sözü vermesi kadar saçma bir şey yok. Hayat da o kadar kısa değil ama o an mantıklı bir şey olması ihtimali her türlü mantıksızlıktan daha düşüktü. Biz de sadece ortama ayak uydurmuştuk.

Bir çok açıdan şanssız olsam da, bugün emin olarak söyleyebildiğim nadir olan şeylerden biri de kardeşimin asla söyleyemeyeceği şeylerden biridir;

"Ben çocukluğumu tam anlamıyla, ve hatta yer yer anlamını genişleterek, yaşadım."

Balkona hapsedilmiş ve tek arkadaşa bağlı bir "ufaklıktan", çıkmaz sokakta onlarca çocuğun arasına düşmek... Taşınıyorduk, herkesle vedalaşıldı. Bir çoğunu bir daha hiç görmeyecektik bile... Bazılarını istesek de göremeyecektik ama bambaşka bir beklentisi vardı belki de bizimkilerin hayattan çünkü kendi sahip oldukları evi satıyorlardı ve kiraya çıkıyorduk... Bana vaadedilen onlarca arkadaş zaten ne bok olduğunu anlamadığım taşınma olayını tamamiyle kafamdan silmişti. Ben yine akşam olunca o eve döneceğimizi düşünmekteydim.

Bulacağım ise tabi ki  "yeni çocuk" yaftası, göz korkutmalar, dayak ve  bilimum ıvır zıvır...

Artık bulunmuyor pek öylesi, özellikle rant için "büyük" takısını almış ama aslında büyüyememiş ve bir yanı hep çocuk kalmış orta şekerli şehirlerde, ama belki de bilirsiniz ya da görmüşsünüzdür en azından bir çıkmaz sokak... Genelleme yapmak istemem, elbet daha çetin hayat şartlarında boğuşmuş insanlar vardır ama tek arkadaşı balkondan balkona atlayamayan biri olduğumdan ve çok şeyi daha yeni keşfediyorken o çıkmaz sokak büyük bir kâbus olacaktı.

Orada yaşıyorken böyle düşüyordum ama şimdi bakınca bir çok şey yaşadığımı, çocukluğumu bıraktığımı, büyüdüğümü ve gerçekten o sokağın hiçbir yere çıkmadığını görebiliyorum. Belki de çıkıyordu da biz çocukken geçemedik hiç o sokağı, bilmiyorum ama büyük bir duvardı işte ona "çıkmaz sokak" denmesinin sebebi.Berlin Duvarı gibi... Şimdi çıkıyor ama. Depremden sonra o duvar da kalmadı...

Şimdi çıkıyor da, benim oturup da başında ardının nereye çıkıyor olduğunu kestirmeye çalıştığım minicik beynimdeki görüntülerin hiçbirine değil, beton yığınına çıkıyor...

1 Nisan 2012 Pazar

Telefon

Boktan bir cumartesi günü kendini sabahından belli eder. Bu benim için her zaman böyle olduğu için yine öyle olacağına dair hiçbir şüphe taşımıyordum ve bu şartlanmışlık elbette ki beni boktan bir cumartesi gününe sürükleyecekti.

"Binlerce cevapsız çağrı, milyonlarca da mesaj bırakmış abi telefona..." diye arkadaş ortamlarında abartıp abartıp anlattığım durumdu bu boktan cumartesi sabahının başlangıç tabağı.

- Neredesin sen? Saatlerdir neredesin?
- Aşkım uyuyordum...

şeklinde girişi yapılan diyaloğun gelişme anlarında ve bir yere varan ama o varılan yeri kesinlikle anlamadığım halde "özür dilerim bir tanem" demek zorunda bırakıldığım son kısmına kadar ise hiçbir etkim olmadan sadece dinlemek ve bir şeyleri "anlamak zorunda olmak" o müthiş cumartesi sabahanın en güzel anı kesinlikle değildi.

Uyuyordum...

Geçerli bir mazeret değildi çünkü bir önceki gece, "ben yatıyorum" diyen sevgiliye; "tamam aşkım ben de yatarım birazdan" diyerek iyi uykular dileklerimi düzmüş, onu her zaman olduğu gibi "çok" sevdiğimi dile getirmiş ve muhattabı kesmiştim.

7/24 kendisiyle irtibat halinde olmanın mı yoksa belli bir saatten önce yatağa girdiysem her şeye rağmen uyuyamıyor olmamın yüzünden midir bilemeyeceğim ama yine uyuyamamış ve sabahı etmiştim. Cuma sabahı başladığım uyku seansı, günlerin uykusuzluğunu üstünde taşıdığından ötürü arada yapılan bir kaç pit stop'ın dışında cumartesi sabahına kadar kesintisiz bir şekilde taşınmıştı.

Aradaki binlerce cevapsız çağrı, milyonlarca da kısa mesaj için maalesef "uyuyordum" demek bir mazeret değildi, sonuna çaresizce bir anlam ifade edeceğini umarak yerleştiğin "aşkım" da dahil olmak üzere.

Sevgili azarı ile başlayan bir cumartesi sabahını toparlayacak en güzel şey taze çekilmiş kahvedir ama ne yazık ki buzdolabımda sadece üç günlük ve gazı kaçmış, doluluğu ya da boşluğu nasıl baktığına göre değişkenlik gösteren yarım, bir litrelik koladan başka hiçbir şey yoktu. Tabi ki hiçbir derdime derman olmadığı gibi aksine derdime dert ekledi. Alkolsüz içkilerin köpek öldürenidir gazı kaçmış kola...

***

Ne kadar büyüsem de annemin gözünde hâlâ bir çocuğum.

Büyümek derken, her anlamda büyümeyi kastediyorum. Yaşım 32, boyum 1.96 ama annemin gözünde hâlâ haylaz bir ufaklıktan başka bir şey değilim. Bunu da ne zaman ziyaretlerine gitsem; "Sen var ya küçükken ne haylazdın..." ile başlayan ve sonu gelmeyen cümlelerden çıkarıyorum.

Anneme 32 yaşında, 1.96 boyunda bir senarist olduğumu söylemeyin; o beni hâlâ lazımlığa sıçıyorum zannediyor.

***

- Baba, niye ben arayınca telefonu meşgule verip iki saniye sonra sen arıyorsun?
- Ödemeli aramaya cevap verince 25 kuruş daha fazla sokuyor ibneler... O yüzden önce kapatıyorum, sonra ben bizzat arıyorum.
- İyi de ödemeli aramıyorum ki...
- Paraya mı ihtiyacın var oğlum?

Paraya mı ihtiyacın var oğlum?

Bu soru akıp giden muhabbet esnasında babamın kafasında oluşmuş bir durum senaryosunun temel sorunuydu. Babam paraya ihtiyacım olmadığını gayet iyi biliyordu ama onun aramamın ardındaki sır perdesinin içindeki gerçeklik onun için "paraya ihtiyacım olması" olmak zorundaydı. Uzunca bir süre paraya ihtiyacı olan bir yaşam sürdüğüm için bu soru onun için bir sorumluluk göstergesiydi. Belki de annemin aksine büyüdüğümü idrak edemeyen bünyesinin buna verdiği tepkidir, bilemiyorum.

***

- Ne yaptın?
- Hiç, kahvaltı yaptım. Sonra babam aradı, biraz onunla konuştum ve üstüne de sen aradın tatlı niyetine.
- Hiç yılışma, şu an bunları yemeyecek kadar sinirliyim...
- Ama ben uyandığımdan beridir lafları yiyip yiyip duruyorum.
- Koca bir gün boyunca uyudun, acıkmışsındır diye düşündüm...
- ...
- Dün sen fosur fosur uyurken ben ne yaptım biliyor musun?
- Hayır...
- İşte sorun da bu zaten.
- Ne yaptığını bilmemem mi?
- Evet.
- Neden anlatmıyorsun o zaman?
- Neden sormuyorsun o halde?
- Bana bir şeyleri anlatman için davetiye mi gerekiyor?
- Hayır ama merak edebilirsin...
- ...
- Seni aldatmış olsam, ruhun bile duymayacak...
- Öyle bir durumda ruhumun duymaması değil, kulaklarımın duymaması önemli olan, bu ilişkinin selameti için.
- Hiç kıskanmıyorsun di mi?
- Bilmiyorum... Yani kıskanıyorum sanırım ama sen kıskanıyor olmam için bazı şeyleri zorladıkça kıskanmaktan bile soğuyorum açıkçası.
- Bir kere de üste çıkmaya çalışmasan...
- Altta kalanın canı çıksın!

***

Bazen hiçbir şey yapasım olmuyor. Bütün gün malak gibi boş boş uzanmak istiyorum evin içinde. Ev çünkü, elindeki avucundakiyle kendi başına döşediğin yer. Bazı eşyaları IKEA'dan almışsındır, bazı eşyalar daha önce bekar evinde yaşamış  ama şimdi eşi/sevgilisiyle yaşamaya başlayan arkadaşlarından toparladığın eşyalardır. Benim evimin olduğu gibi... Tamamen düzensiz, alakasız, uyumsuz ama bir bütün olarak bir çatı altında huzur veriyorlar.

Falanca arkadaşımın daha önce üzerinde onlarca kadınla düzüşmüş olduğunu düşündüğüm koltuğun üstünde, bunu düşünmeden tavana bakıp başka şeyler düşünmek istiyor olmak en doğal hakkım değil mi? Sevgilim elinde bir tencere yemekle çıkıp gelmesin, arkadaşlarım ellerinde market poşeti, poşetlerin içersinde bira ve cips ile kapımı çalmasın, karşı komşum 81 yaşındaki Hayriye Teyze yüksek sesli müziğin rahatsız edici olduğundan girip "50 yıl önce bu apartmanda..." diye devam edeceği dır dır için kapımı çalmasın istiyor olmam ne kadar garip olabilir ki?

Ev çünkü bu, dışarıda yaşadığım her şeyden uzak kalabileceğim kendime ait olan ve iznim olmadan kimsenin giremeyeceği tek yer. Bazen içerisinde yakalayabildiğim o kısa da olsa huzur veren "hususi" anların keyfini çıkarmam gerektiğini biliyorum, çünkü o anı bir daha ne zaman yakalayabileceğimi kestirebilmek çok zor oluyor.

Dışarıda yaşadığımız her an günah. Dışarı attığımız ilk adımdan içeri attığımız ilk adıma kadar olan süreçteki her hareket bir günah. Çünkü her birimiz, evlerimizin içinde günahsızız ve ben bir dolu günahımın içerisinde bazen günahsızlığın tadını çıkarmak istiyorum.

Bağırmıyorum kimseye, kimse de bana bağırmıyor. Kalplerimiz kırılmıyor hiçbir sebepten ötürü.
Arabamın kornası yıpranmıyor İstanbul trafiğindeki öküzlerin yaşattığı heyecan fırtınası içerisinde.
Yağmurun yağacağını kestiremediysem, ıslanmıyorum evin içinde ama donuma kadar ıslandığım için binlerce küfür savuruyorum dışarıda.

Evimde sadece sesli bir müzik oluyor.

Ha bir de param olup olmadığını sorgulayan bir babayla, "dikkatli sür, sıkı giyin, sıçınca taşırma, sifonu çek, yatmadan dişlerini fırçala gibi" minvalinden bir dolu öğüt düzmeyi kendine düstur edinmiş bir anneyle ve sürekli anlayamadığım sebeplerden dolayı özür dilemem gereken bir sevgiliyle iletişimimi sağlayan telefonum...

***

- Düşündün mü?
- Neyi?
- Ne kadar sulu bir insan olduğunu mesela...
- Yo, hayır... Böyle bir şeyi neden düşünmek ister ki bir insan?
- Düşünsen iyi olur ama... Ben sana orada derdimi anlatıyorum sen gelmiş bana, "Altta kalanın canı çıksın!" diyorsun.
- E çıksın ama...
- Bak, hâlâ!
- Bazen boş versek bazı şeyleri, olmaz mı?
- Boş verilecek şey var, verilmeyecek şey var...
- Buna karar veren bir müessese var mı?
- Neye?
- Neyin boş verilip neyin boş verilmeyeceğine...
- Spontane gelişir o.
- Ben de bundan korkuyordum zaten.
- Neyden?
- Yok bir şey...
- Peki...

***

Peki, bir kestirip atma kelimesidir. "Seninle uğraşamayacağım." - "Bir şeyler diyorsun ama ne olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yok." gibi anlamların tek kelimeye sığmış hâlidir. Fakat asla bir boş verme değildir. Zira başka bir konuşmada mutlaka yüzüne vurulacaktır, bunun kaçarı yok. Ben kaçarlı istemiştim ama kaçar koymamışsınız!

***

- Abi işte Ayhan'larla stüdyoya girdik biz de, yeni albüm derdi falan, bir kaç prova kayıt aldık.
- E oğlum bir arada şu benim senaryoyu oku da konuş gruptakilerle, soundtrack lazım diyorum bana. Alelade okumayın ama bak, cidden o ruhu yakalayıp hissederek bir şarkı yapmanızı istiyorum.
- Abi iyi de çok uzun oluyor senin yazılar ya.
- Lan hayvan herif, senaryo lan o, senaryo! Kısası olur mu onun?
- Darlanıyorum ben hocu uzun uzun şeyleri okumak zorunda olduğumda. Iyy hatırladım da en son üniversitede Kürk Mantolu Madonna'yı okuyup özetini yazmam istenmişti...
- Ya abi tamam, bırak. Sen nasıl müzisyen oldun anlamıyorum ki ya.
- Uzun yazılardan kaçmak için işte hocu, bir intro, bir bridge, bir verse tamam.
- Aferin.

***

- Eren!
- Buyur abi.
- Allah belanı versin Eren!
- Ne oldu abi?
- Abini sikeyim Eren, abini!
- Yenge mi gene?
- Ne yengesi ulan, hani yapacaklardı oğlum bu herifler bana bir soundtrack? Elin üç kuruşluk rockçılarıyla beni muhattap ediyorsun bir de adamın salyalı muhabbetlerini çekmek zorunda kalıyorum.
- Yaparlar abi acelesi ne?
- Ulan acelesi ne olur mu? Biz de filmi çekmeye başlayacağız.
- Abi filmi soundtrack'in üstüne mi çekeceksiniz? Siz başlayın çekmeye, onlar da yaparlar soundtracklerini. Ben sürekli hatırlatırım abi onlara sen merak etme.
- Stüdyon başına yıkılsın, bagetler götünde kırılsın Eren.
- Ayıp ediyorsun abi.
- Siktirtme ayıbını. Bak bu herifler bi savsaklarsa bu işi, ben seni tanırım oğlum ona göre.
- Abi tamam ya, merak etme bende diyorum o iş. Rahat olsana sen.
- Ben diyeyim de diyeceğimi...
- Abi yengeyi de boşver takma kafana, sonuç olarak yine özür dileyeceksin ve konu kapanacak hehehehe.
- Eren...
- Buyur abi.
- Kendini bir sahil kasabasında hayal et şimdi.
- Neden?
- Et sen.
- Tamam, ediyorum... Eee?
- Şimdi bakir bir plaj var o kasabada, önünde uzanıyor o plajın kumsalı ve sen havlunu kumlara atıyorsun.
- Off. Eee abi?
- Yüzmeyi seviyor musun sen aslanım?
- Severim abi tabi.
- Hah, seviyorsan git açıl, açıklarda kramp girsin ayağına da boğul emi yavşak herif! Başlayacam şimdi yengene de özürüne de, bok herif.

***

- Efendim Erdem Abi?
- Naber lan? Neredeydin dün?
- Uyudum abi bütün gün.
- Hade lan, kaçak et kesiyordun di mi?
- Abi siktir git sabah sabah...
- Oğlum hepimiz yapıyoruz, bir şey olmaz, söyle abine hehehehe.
- Abi!
- Tamam tamam. Nasıl uyudun oğlum bütün gün? Nasıl becerdin onu?
- Yoruldum amına koyayım, nasılı mı var? Günlerdir uyku mu uyuyoruz?
- Ne bileyim oğlum garip geliyor bana. Bak ben senelerdir kaçta yatarsam yatayım sabah en geç dokuz dedin mi ayaktayım.
- Abi, başlama gene yaşanmış hikayelerden gerçek kesitler sunmaya gözünü seveyim. Zaten bir dünya derdim var, evde sular kesik kahve yapamadım. İçtiğim gazsın kolanın kafasını yaşıyorum bir ton derdimin üstüne ya....
- Peki.
- Asıl sana peki abi. Buyur...
- Oğlum şu senaryoya baktım da bahçeli müstakil ev demişsin.
- Eee?
- Nasıl yani?
- Ne nasıl yani abi?
- Yani diyorum ki nasıl bahçeli müstakil ev, ona göre ev bakıcam da.
- Ağaoğlu Residance abi.
- Taşak geçme lan...
- Abi, benden büyük olman sana abi dememin sebebi. Yani yeni yetme biri olsan anlayacağım bilmemeni zira bahçeli müstakil evler artık pek bulunmuyor ama yani senin bana şu soruyu sorman öyle garip ki. Bahçeli müstakil ev abi işte... İki katlı olsun, girişte merdiveni olsun, o merdiven hole uzansın, holde ayakkabılık olsun, oradan eve girilsin. E mümkünse bahçeli olsun tabi, bahçeli müstakil ev tanımını karşılaması için.
- E tamam oğlum işte onu soruyorum ben de.
- Neyi soruyorsun abi?
- Bahçeli müstakil evi.
- Peki abi, peki...

***

Dedem cep telefonunu ilk gördüğünde çok şaşırmıştı rahmetli. Bir de o zaman kız kardeşimin cep telefonunun ucunda ip vardı, hani Nokia 3310'lara falan takardı millet, onu da görünce köstekli saate benzetmişti cep telefonu işini. Sonra da ankesörlü telefonları anlatmıştı bize. Babamı askerdeyken aramak için bilmem kaç saat santralden santrale geçildiğini vesaire.

Bazı şeylerin hiç gelişmemesi gerekiyormuş şu hayatta, onu anladım. Telefon mesela, dakika başı zır zır öten ve hem melodisiyle hem de açtığında duyduklarınla kafanın ütülenip dümdüz olmasına sebep olan herhangi bir alet işte.

Kafanı ütülemesi için melodisini de kendin seçiyorsun, o da işin ironik tarafı... Sevgilin trip atıyor; "Ben arayınca neden bu şarkı çalıyor? Bir şey mi demeye çalışıyorsun?" diye. Sırf o beni aradığında ne çaldığını anlamak için yanımdayken beni arayan bir sevgilim var. "Neden ikimizin şarkısı çalmıyor da bu çalıyor ben aradığımda? İngilizce olsa anlayacağım da bir de Rusça şarkı koymuşsun. Hiçbir şey anlamıyorum."

Şimdi sizin gibi ben de merak ediyorum, bu kadar atıp tutuyorken hakkında ne diye bu kızla berabersin diye. Bilmiyorum, bilmek de istemiyorum çünkü bazı şeyler bilmeyince daha güzel. Bilince büyüsü kaçıyor halbuki büyü güzel bir şey, kaçırmamak gerek.

***

- Alo, bütün gün neredeydin oğlum sen?
- Uyuyordum ya.
- Hadi ya, neyse. Oğlum Elif eski erkek arkadaşıyla görüştü dün, haberin olsun.
- Eee abi...
- Nasıl eee lan?
- Eee işte abi, ne yani?
- Eski erkek arkadaşıyla görüştü diyorum oğlum. Kızmadın mı?
- Kızdım.
- Lan o zaman bi tepki verse!
- Sana mı bağırayım yani şimdi?
- Yok yani bana bağırma da verdiğin tepki de "Sikimden aşağı" anlamı taşımasın yani. Ne bileyim ben...
- Yok ya kafam allak bullak şu an inan ki. Sabahtan beri kafamı sikmesinin sebebi buymuş demek ki, bana bir de diyor ki, eski erkek arkadaşım görüşelim dedi. Görüştünüz mü diye sorduğumda da, hayır dedi.
- Abi ayrıl artık şu kızdan ya, daha kaç kere sana yalan söylüyor oluşuna göz yumacaksın? Abi bu kız sana yakışmıyor.
- Bırak oğlum, iki kızarım, kabul etmeyecek nasıl olsa. Sonra da senden duyduğumu söylerim, kaçacak yeri kalmadığında anca özür diliyor zaten. Özürünü diler, konu kapanır ve bir daha böyle bir şey yapmaya götü yemez.
- Ya, lan, oğlum! Kandırma kendini. Adım gibi eminim ki sen ona kızacaksın, kabul etmeyecek hatasını, sonra kanıtın olduğunu söylediğinde zorla da olsa özür dileyecek senden ve bunun intikamını almak için boktan bir bahane uydurup yine sana özür dilettirecek.
- Eee?
- Ne eee abi, kullanıyor seni.
- Biliyorum, özür bağımlısı abi Elif. Şimdi ufak ufak dozlar veriyorum, yakında aşırı doz özürü vericem, sonra da çekip gidicem zaten.
- Nasıl yani?
- Şu nasıl yani sorusundan nefret ediyorum biliyor musun?
- Peki...

***

- Şu eski sevgili muhabbetini açar mısın biraz daha?
- Nihayet aklına geldi sormak yani...
- ...
- Bir şey olmadı ya, öyle görüşelim diye mesaj atmış işte BBM'den, sallamadım ama.
- Sallasaymışsın keşke.
- Ne?
- Sallasaymışsın keşke de görüşmeye gitmeseymişsin.
- Gitmedim ki zaten.
- Elif...
- Ne var?
- Yalan söyleme bana...
- Kim görmüş?
- Yuh ama ya... Hakikaten yuh yani. Yalan söylemek yerine direk söylesen en fazla kızacağım ve gönlümü nasıl alacağını da gayet iyi biliyorsun. Buna rağmen hem yalan söylüyorsun, hem yalan söylediğini anladığımı belli ediyorum ve yine inkar ediyorsun, sonra diretince de üstüne özür dilemek yerine; "kim görmüş?" diyorsun. Senin buradaki sorunun bu mu sence ya?
- Ya tamam özür dilerim. Bütün gün senden haber alamayınca gittim görüştüm ben de... Arıyorum arıyorum açmıyorsun, nerede kiminle ne bok yediğinden haberim yok.
- Uyuyordum be!
- Nereden bileyim peki? Ne malum uyuyorum dediğin anlarda birileriyle bir şeyler yapmadığın. Ama tabi benim kanıtım yok.
- Senin kanıtın yok ama sorunların var biliyor musun? Siktir git ya, seninle uğraşamayacağım hakikaten. Amına koyayım üç gündür uykusuz sette götüm dona dona iş peşinde koşturuyorum bir şeyler kazanayım diye, nihayetinde eve geliyorum ama artık o kadar uykusuz kalmışım ki uykusuzluğumun içindeki uykulu hâlim bile uykusuzluğuma sebep oluyor. Üstüne bir şekilde bayılıp kalıyorum koltuğun üstünde ve sen bunun için eski erkek arkadaşınla görüşüyorsun ve dayanağında benim ne bok yemiş olduğumu bilmiyor olman öyle mi?
- Bana yatacağını söylemiştin...
- Yattım da.
- Ben de birazdan yatarım demiştin ama!
- Ne farkeder ya? O kadar uykuluydum ki uykulu halim uykusuzluk yarattı diyorum sana. Uyumak için bile o kadar yorgunum ki, uyuyamıyorum. Anlamıyor musun?
- Seni çok seviyorum.
- Ben seni sevemiyorum. Ben seni sevmek için çok çaba sarfediyorum ama olmuyor, seni sevmemem için elinden gelen her şeyi yapıyorsun ve yapıp yapıp beni suçluyorsun. Üstüne özür dilememi bekliyorsun. Özür falan dilemiyorum senden.
- Dilemene gerek yok.
- Var var... Seni sevmeye çalıştığım için özür dilerim senden. Ya ben kafamı sikeyim zaten bir dünya derdimin arasında sana değer vermeye çalıştığım için. Sevgilim misin, denklemimin bilinmezi misin anlayamıyorum bazen. Ne değer verdiysem hiçbir eşitliğin olmadı ya! Olamadı gitti amına koyayım!

***

Sonrası bir dünya tiri viri zaten. Bildiğimiz teraneler... Ölürken derler ya film şeridi gibi geçer önünden bütün hayatın diye, sevgilinden ayrılırken de bütün güzel hatıralar geçiyor gözünün önünden. Eh, bazen ölümden başka çıkış olmuyor ki zaten ölüm de senin seçimin olmuyor. Fakat ayrılık öyle değil, ilişkinin kansere döndüğünü ve yalanların başladığını anladığın anda o film şeridine makası vuracaksın kafanı bulandırmasın diye ve bitireceksin.

Merak etme kaybolmuyor hatıraların çünkü ayrılığın sıcağına anlamıyorsun acısını. Zaten bir iki gün içinde ayrılırken makası vurduğun hatıralar filminin şeridine bantı yapıştırmış, tekrar tekrar izliyor hâle geliyorsun.

Ayrılığı ölüme benzetirler ya romantikler ilişkileri içerisinde; "Senden ayrılmak benim için ölümdür" gibilerinden... Daha ayrıldığı için öleni görmedim. Belki de ölüm gibi bir şey oluyor ama kimse ölmüyor. Zaten ayrılığı ölüme benzetmek başlı başına saçma bir iş. Birini sen kontrol ediyorsun, diğeri için ise senin yapabileceğin hiçbir şey olmuyor. Tatlı ölümler varken, ayrılığın tadı olmuyor; her ne kadar sükunet içinde bir ayrılık olsa da.

Bazen; "O kadar da acı değilmiş ya..." diye abanırsın ya ultra acılı yemeğe, sıçarken anlarsın aslında ne kadar acı olduğunu... Öyle işte. Başlarda acı gelmeyebilir ama elbet sıçıyorsun be, kafana dank edince o telefonun çalmadığı, sıçıyorsun. Sıçınca da ağzınla anlamadığın acıyı götünle anlıyorsun.

Çünkü ayrılık da sevdaya dahil, çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili...

Bilmek iyi değil bazen.
Bilmemek de iyi değil bazen.
Bilip bilmeden yaşıyoruz işte...

***

- Efendim baba?
- Naber oğlum?
- Para lazım değil babam.
- Onu mu dedik eşek herif? Ya ben bu gmail'e giremiyorum. Bir şey bir şey diyor, ne yapalım onu?
- Ne bileyim ben baba, bir şey bir şey diyor ne demek? Okusana şunu adam gibi..
- Ya anlamıyorum şimdi İngilizce bir şeyler yazıyor.
- Babam, gözünü seveyim Sedef'i ara sor.
- Tamire mi götürsem acaba?
- Yahu mail'ine giremiyorsun diye tamire mi götüreceksin koca bilgisayarı?
- He, geçen götürdüm yaptılar girdim.
- Ne kadar aldılar?
- Valla 150 mi 170 mi ne, hatırlamıyorum şimdi, yalan olmasın.
- Babam be, ah babam be...
- Götüreyim mi?
- Götür babam götür. Faturayı söyle bana kessinler, ben öderim. Gelicem bu hafta içinde.
- Tamam oğlum, haydi kolay gelsin...

***

- Alo, İhsan Abi, naber?
- İyi evlat, senden naber?
- İyidir ya ne olsun, uğraşıyoruz işte.
- Uğraş uğraş, iyidir. Hehehehe...
- Abi şu reklam işi ne oldu ya?
- Hangisi?
- Ya şu havayolu firmasına yaptığımız reklam. Daha doğrusu hâlâ yapamadığımız reklam...
- Ha, ya oğlum işte senaryoyu beğendiler, çekeriz biz bunu dediler ama hâlâ ses seda yok. Bilmiyorum ki ben de...
- Abi amına korum böyle işin ya. Senaryoyu alıp parayı da vermediler herifler, parayı versinler de çekip çekmemek onlara kalsın abi. Para lazım ya, yapımcı şirket her şeyi yapmıyor. Zaten nasıl yapımcı şirket ben anlamadım, filmi değil bizi yapıyor adamlar. Para lazım bana para, bir kaç dekor parçası gerekiyormuş, onları tedarik etmemiz gerekiyor.
- Ne lazım ki?
- Ferforje yatak başlığı... Ulan yatak başlığı diyorsun 1500 liradan başlıyor arkadaş ben anlamadım ki bu işi...
- Ya oğlum, ne bileyim ben ararım gene onları da hemen ödeme yapacaklarını hiç sanmıyorum. Biliyorsun bu işler nasıl dönüyor.
- Benim bildiklerim benim bildiklerim değil abi. Benim bildiklerim bir kere benim bildiklerim olsun da benim bildiğim gibi yürüsün bir şeyler anasını satayım.
- Senin canın bir şeye mi sıkkın?
- Benim canım her şeye sıkkın abi bu ara. Gözünü seveyim ara şu adamları yoksa yemin ediyorum sözümün geçtiği her yerde bok atıcam o firmaya haberin olsun.
- Tamam ben arar haber veririm sana bir iki gün içinde durumu. Sıkma canını sen de, işler bitsin de bir rakı masası patlatırız.
- Abi rakı masası dedin de yarın izliyor muyuz derbiyi?
- İzleriz aslanım.
- Tamam, gelirsin bana, yaparız bir rakı masası.
- Olur olur. Çok iyi olur hem de, Selma Abla'nın dizisi mi ne varmış zaten; "Ne maçı ayol? Valla bırakmam televizyonu" diyordu. Yatak odasında da maç izlenmiyor biliyor musun? Hehehehe.
- Hahahaha, tamam abi gelirsin işte bana. Selam söyle Selma Abla'ya da, görüşürüz.
- Aleykhüm selam, görüşürüz.

***

Her şeyin bir sepeti çıkmış, bazen çok mu çalışıyorum, yani en azından haddiden ve olması gerekenden çok mu çalışıyorum diye düşünüyorum. Yemeksepeti, çiçeksepeti, karısepeti, boksepeti, sıçsepeti... Her türlü ihtiyacına göre bir sepet düşünmüş insanlar. Karnım çok açtı ve ihtiyacım olan şey sadece yemek sepeti'ne girip ne yemek istediğime karar verip sipariş etmekti. Ev de ev diyip duruyorum ya, yemek sepeti olayı iyi aslında, bakmayın siz bana.

***

- Efendim anne?
- Yarın kardeşinin doğum gününü unutma bak, ara mutlaka.
- Tamam annecim, merak etme aklımda zaten.
- Ben söyleyeyim de...
- Tamam dedim anne, ararım.
- Üzülüyor oğlum kızcağız.
- Anne tamam, ararım dedim, neden arayamam demişim gibi devam ediyoruz ki bu muhabbete?
- Ne yiyorsun sen?
- Ayvalık tostu, ıslak hamburger, patates kızartması.
- Oğlum neden doğru dürüst şeyler yemiyorsun da öyle şeylere bir de para veriyorsun.
- Anne inan hiçbir şey için kolumu kaldırasım yok.
- Ama oğlum sağlıksız besleniyorsunuz sonra üzülüyorum ben.
- Anne söz, yarın sebze ağırlıklı beslenicem full. Merak etme.
- Hadi be ordan! Yemek yapmayı biliyor da sanki bir de sebze ağırlıklı beslenecekmiş. Onu da dışarıdan söylersin sen.
- Hee, sebze sepetinden söylerim onu da.
- Nerden?
- Sebze sepeti...
- O neymiş öyle?
- Tamam anne, yok bir şey... Hadi kapatıyorum ben, soğudu tost.
- Sigarayı da azalt oğlum. Bak kanserden gidiyor herkes etrafımızda içme şu zıkkımı.
- Anne geçişlerinde sıkıntı var, alaka kuramıyorsun.
- Başlama gene... Söyleyende kabahat. İç o zıkkımı da gör günü. Çok vah edersin, annem demişti dersin...
- Tamam anne, tamam. Hadi görüşürüz.
- Görüşürüz yavrum.

***

Telefon...

Sürekli senden hesap soran ufacık tefecik bir piç kurusundan başka bir şey değil. Sürekli ne yaptığın, ne yediğin, nerede olduğunla ilgilenen bir elektronik eşya. Kızamıyorsun da, çok şirin... Bir de niye yalan söyleyeyim ki kendime? Angry Birds müptelasıyım lan işte, onu da telefondan oynuyorum. Ulan sırf bu oyun yüzünden kuş sempatim oluştu yemin ediyorum.

Kuşlar haklı abi, hep domuzların ibneliğinden oluyor olanlar...

***

Telefonumun çalmasından daha çok nefret ettiğim bir şey varsa o da kapımın çalmasıdır. Özellikle yalnız kalmak istediğim zamanlarda. Üstelik melodisini de değiştiremiyorsun kafana göre. Angry Birds oynama gibi bir özelliği de yok ama en azından bir değişikliği olsun diye aslan kafalı kapı zillerinden taktırmıştım.

Okul zilleri gibi değiştirilebilirliği var mıdır acaba? Vardır mutlaka, bir ara soruşturayım ben bunu... İyi fikirmiş lan aslında, hababam sınıfı müziği falan mutlaka vardır.

***

Kapı zili...

Kapı gıcırtısına bile oynayacak hâldeyken boktan bir cumartesi günü kapı zilinin çalması çok kötü bir şey. Üstelik gelen daha bir iki saat önce telefondan ayrılmak zorunda kaldığın eski sevgilinse.

- ???
- Böyle bitiremezsin!
- Nasıl bitirebilirim?
- Çekil önümden! Kim var içeride?
- Rus revüsü, özel gösteri yapıyorlar.
- Ha-ha-ha! Çok komik...
- Yok kimse...
- Çoraplar yine atılmış salonun ortasına!
- Bu seni ilgilendiren bir konu değil. En azından, artık değil...
- Bu kadar kolay mı ya?
- Kolay değil elbet ama sen benim için yeterince kolaylaştırdın zaten.
- Hâlâ üste çıkmaya çalışıyorsun.
- Altta olmayı sevmediğimi biliyorsun.
- Ve hâlâ komik olma çabasındasın.
- Ekstra bir çaba sarfetmiyorum. Komik olduğumu da iddia etmiyorum, ciddileşmeyi sevmediğimi de biliyorsun.
- Ama ciddi ciddi ayrılmayı biliyorsun!
- Bunu bana yalan söylemeden önce düşünecektin demek geldi şu an içimden.
- Ben sana yalan söylemedim.
- Ne söyledin?
- Niye açmıyorsun telefonunu?
- Uyuyordum diye kaç defa söylemem gerekiyor?
- Bana yutturamazsın.
- Neden? Sen Külyutmaz mısın?
- Ne?
- Yok bir şey...
- Ya, görüyor musun? Neden yalan söylediğimi görüyor musun?
- Görmesem de duyuyorum sağdan soldan!
- Bu vurdumduymazlığın, bu gururun, bu...
- Eee?
- Beni sevmiyorsun!
- Hee, bu konuyu buraya getireceğin o kadar belliydi ki... Ama yapma, bir bok yedin ve  bu benim için ilişkimizi bitirecek bir sebepti. Bitti de... Şimdi sakın beni suçladığın şeyi sen yapma ve üste çıkmaya çalışma. Bir şeyleri yapıp yapıp, bir şekilde konuyu bana getirip beni suçladın hep bugüne kadar. Farkında değil miydim sanıyorsun? Sustum. Şimdi seni sevmediğimi iddia ediyorsun her sıkıştığında iddia ettiğin gibi ama zaten o susuşlarımın sebebi de seni seviyor oluşumdu. Bana gururdan bahsediyorsun, bana gururdan bahsetme çünkü gurur artık bahsedilecek bir şey değil ikimiz için de.
- Gurursuz muyum ben? Bunu mu diyorsun?
- Bak, yapma diyorum... Gurur, ikimizin ilişkisi içerisinde zaten çoktan vazgeçtiğimiz bir şey olmalıydı ama ikimiz de vazgeçemedik ve hatalar yaptık. Benim yaptığım hatalar senin için bir ayrılık sebebi değildi ya da ayrılmayı istememene neden olan bazı şeyler vardı, bilmiyorum, ama ayrılmak istesen söylerdin. Senin yaptığın hata benim için bir ayrılık sebebiydi ve ayrılmak istediğimi de sana söyledim. Böyle yürümeyecek, birbirimizi üzmenin hiçbir yanı yok.
- Hani evlenecektik...
- Hiç oralara girme. Evlenecektik, evlenebilirdik de... Fakat olmuyorsa da bir şeyleri ertelemenin faydası yok. Elif, ben artık görüyorum ki seninle bazı şeyleri göze alıp evlensek bile mutsuz olacağız o yüzden sonu da güzel olmayacak. Uzatmayalım diyorum, bitsin ve gitsin ki acısını bir an evvel yaşayıp ondan sonra da yolumuza bakalım.
- Allah belanı versin! Bin kere belanı versin! Ne halin varsa gör ama unutma, sen beni asla unutamayacaksın!
- Sen beni adım gibi eminim ki unutursun... Unutma unutulanlar unutanları asla unutmazlar. İbrahim Erkal'ın değerini bilemediler ya..
- Siktir git!
- Önce sen bi git de...

***

Bazen insanın ne diyeceğini bilemediği anlar oluyor ya, yutkunduğu, kelimelerin boğazına dizildiği... Hah, benim olmuyor işte. Benim ağzımdan mutlaka bir şeyler çıkıveriyor, söyleyecek bir şeyim kesinlike vardır. Ama çoğu da saçma sapan oluyor anladığım kadarıyla... Belki de benim de söyleyecek bir şeylerim olmasa her şey hepimiz için daha iyi olacaktı. Olmadı...

Film işi de yattı.
Borca harca girmiş bulunduk, reklam parasını da alamadık reklam çekilmediği için...
Borçlar kapanana kadar ben de evi kapattım, babamın yanına döndüm.
Ne yapayım? Para lazım...
Şimdi bütün gün o kahve senin, bu sandalye benim, 81 mi açar 101 mi açar diye diye dert ettiğim konular değişti.
Spor bahsi oynuyorum, tek maçtan yatıyorum.
At yarışı oynasam altıncı ayaktan yatıyorum.
Bazen mutluyum, bazen de çok mutsuz oluyorum...
Telefonum da çalmıyor.
Ara sıra operatör mesajı geliyor onu da zaten "Turkcell" diye görünce okumadan siliyorum.

Sabaha kadar oturup akşama kadar uyuyorum yine.
Kardeşim eve döndüğünde iğrenç iğrenç espiriler yapıp duruyorum ve böyle eğleniyorum.
Biriktirip biriktirip izleyemediğim filmleri izliyorum.
Sevdiğim dizileri izlerken uyuyup kalıyorum.
Alkolü azalttım, sigarayı çoğalttım.
Aslında evdeyken çok içmiyorum da dışarı çıkınca alıp başını gidiyor.

Öyle yani.

Boktan bir cumartesi günüydü, sonu da boktan oldu ama çok da kafama takmıyorum.
Yine de korkuyorum.
O yüzden sabaha kadar oturup akşamları yaşıyorum.
Yalnız var ya, çizer bu el... El iki renk, dışarıda da 4 parça koz var. İki turda gelirse hepsi, çizerim...

***

- Efendim anne?
- Gelecek misin yemeğe?
- Yok yok yiyin siz, ben geç gelirim...
- Bak dışarılarda yiyip durma, mis gibi mercimek yemeği yaptım. Eve gelince ısıt ye.
- Tamam anne, tamam. Mercimek sepeti...